Bir Dert De Sen Katma Bülbül

‘Benim derdim bana yeter
Bir dert de sen katma bülbül…’

El, ayak iyice çekilmişti. Tepede tabak gibi dolunay. Elimde küçük tahta valiz. Bu geceyi bizim tarlanın yamacı, üç harmanlardaki incirlerin altında geçirmeye karar verdim. Ben bu yalnızlığımı seviyorum; hele biri gelip ona dokunacak diye ödüm kopuyor. Zaten burada gün karşılamayalı da epey zaman oldu. Bu saatte kapı çalıp garibim korksun istemem. Gün ışımaya yakın çalarım kapıyı. Açar açmaz; yapışırım ellerine. Bırakmam, koklayarak öperim. Bilirim. Kızar. İki kötek atar yine kıyamaz bana. Yani kıyamaz diye düşünüyorum. Oh! Aslında yarına kadar yalnız da sayılmam. Bülbüller öterken, cır cır böcekleri de iş başında. Gecenin ninnisi de tastamam. Burnumda keskin çam kokusu. Huzurdan mı, özlemden mi yoksa efkârdan mı bilmiyorum? Bir sigara yaktım. Sesleri duyuyorum. Az ötedeki tarladan geliyor. Güya domuz avına çıkmış korkak köylüler geçiyor. Beni bile fark etmeyenler ağızlarında yanan sigarayla konuşa konuşa ava gidiyorlar. Ne avı ya! Maksat dostlar alışverişte görsün işte. Ava ağızda yanan sigarayla mı çıkılır? Bakıyorum da beni değiştirmeye çalışanlar sanki kendilerini değiştirmemeye yemin etmişler. Neyse bana ne, sabah ola hayrola…

Sabah her şey düşündüğüm gibi oldu. Anam pasakta göründü. Bir müddet uzaktan onu izledim. Ateşi yaktı. Ocağın üstüne tarhana çorbasını koydu. Dama indi. Kara kızdan süt sağdı. Köyün Maraz Anası belli yeni doğum yapan lohusa kadına süt götürmek için hazırlık yapıyor. Üzerini değişmek için tekrar eve girdi. Dönüşte kaymakta alacak yanına. Şimdi kapıyı çalmanın tam sırası. Üç kere vurdum kapıya. Anam işte! Beni karşısında görünce gözleri doldu. Önce yalandan iki kötek attı. Sonra “Nasıl dayandın, deli oğlan?” diyerek içine sokarcasına sarıp sarmaladı beni. Acıkmıştım. Hemen yedirdi, içirdi, aç karnımı doyurdu. Benim sıkı sıkı ettiğim tembihlerden sonra sütleri dağıtmaya gitti ben de dinlenmeye çekildim. Hiç çekip gitmemişim gibi her şey yerli yerindeydi. Duvarda solmaya yüz tutmuş çerçevesi kırık siyah, beyaz fotoğrafım bile aynı yerde asılıydı. Anam öğlene doğru geri döndü. O yokken de geldikten sonra da hiç dışarı çıkmadım. Bir müddet ortaya çıkmaya da niyetim yok. Çünkü kimsenin edeceği lafı, sözü kaldıracak sabrım yok. Hele verecek hesabım hiç yok.

Beynim bana inat durmuyor ki. Yine ister istemez gittim eskilere. İsmi lazım değil şimdilik. Ben bu köyde doğdum. Eğer büyümek denirse yaşadığıma burada büyüdüm. Onlar sonradan taşındılar; meğer anası bu köydenmiş. Evlenmiş fakat geçim sıkıntısından tekrar geri dönmüşler köye. O, köylümüz Zalim İsmail’in torunu ama dede torun birbirlerini sevmezlerdi. Neyse bizim sınır komşumuz oldular. Onu görür görmez içimden bir şeyler aktı gitti. Huyca benzerdik birbirimize. Haksızlığa gelmez, lafımızı esirgemezdik. Demek masumduk o zamanlar. Hele o benden de merhametliydi. Yalnız yaşımız küçük olmasına rağmen sorumluluklarımız çok büyüktü. Ben hep tek tabancaydım. Beni bu köyde Maraz Ana derler, o büyüttü. Aslında Maraz Ana, benim babamın halası olur. Babam askere gitti ve bir daha dönmedi. Hayal mayal hatırlarım onu. Eve kendi geleceğine bir gün künyesi geldi. Herhalde o zamanlar beş yaşlarındaydım. Çok sonra anladım bir daha asla dönmeyeceğini. Ondan sonra anam da durmadı. Yoksulluğa daha fazla dayanamayıp, beni ve abimi bırakıp gitti. Abim yedi yaşındaydı. Menenjite yakalandı. Bakım olmayınca o da dayanamadı. Tek başıma kaldım. Eğer köylünün aklına gelirsem bir kap yemek verirlerse yerdim. Utanırdım. Canıma tak etmeyince kimseden bir şey istemezdim. Bir gün çeşmeden su içerek karnımı doyurmaya çalışıyordum. Gözüm takıldı. Çeşmenin yanında bir köpek yavrularını etrafına toplamış emziriyordu. Ağlamaya başladım. Çocuk aklı mı, açlığa dayanamamak mı bilmiyorum? Yapıştım köpeğin boşta kalan memesine sütünden emdim. Köpek halimden mi anladı? Hiç sesini bile çıkarmadı. Maraz anamın “Napıyon lannn sen,” diyen sesiyle irkildim. Çok utandım. Koca sülalede halimi duyan, gören tek o olmuş. Günlerce beni aramış. Bulduğunda da bir daha bırakmadı beni. Kaybettiği oğlunun yerine koydu. Birkaç gün geçti sütünü emdiğim köpeğin yol kenarında ölüsünü gördüm. Çok ağladım, onu ben öldürdüm diye velhasıl Maraz Ana beni büyüttü ben de ölen köpeğin yavrularını büyüttüm. Ta o zamandan kalma geceleri dışarda kalırsam eğer evlerin bahçesinde ya da tarlada ağaç dibinde vakit geçiririm.

Dedim ya onu görünce içimden bir şeyler aktı gitti diye. Gözlerinin yeşilinde huzuru bulur, kâh bir deniz kenarında kâh bir ormanda sanırdım kendimi. Günden güne kaptırdım kendimi bu sevdaya. O da karşılıksız değildi. Hatta onu göreceğim ümidiyle tavus kuşları gibi ağaç tepelerinde tüner oluştum. O tarlada orak biçerken ben de bülbülün güle aşkını şakıması gibi ona türküler yakardım. İş var da çalışmıyorum zannedip bana çok kızar “Tembel şey,” derdi. Sonra gizli gizli sevda çeker olduk. Tek hayalimiz sadece mutlu bir yuva kurmaktı. Öyle iki gönül bir olunca samanlığın seyran olmadığını o günlerde öğrendik. Elde yok avuçta yoktu. Neyse ismi lazım değil görücüler aşındırmaya başladı kapılarını. Yediremiyordum kendime. Anama bahsettim “Dellenme oğul! İşsiz, güçsüz adama kim kız verir. Var git işine,” dedi. Bende bıçak kemiğe dayanmıştı. Anası hem kızını iyi yere gelin etmek istiyor hem de bu köyden dedesinin şerrinden uzakta yaşasın istiyordu güya. Kimseyi dinlemedim. Bir delilik anımda gittim babasının yanına. “Allah’ın emri, peygamberin kavli,” diyerek istedim kızı babasından. Yufka yürekli adamdı. Kızının da gözünün önünden ayrılmasını istemediği için büyüklük gösterip yoksulluğu hiçe sayarak rıza gösterdi bize. Anası ise kıyameti kopardı ilk başta. Her türlü zorluğa göğüs gerip bir yüzük bile takamadan sonunda nişanlandık. Lakin işsizliğim köyde alay konusu oldu. “Bu çulsuza kız verdiklerine göre bize haydi haydi kız verirler,” diye arkamdan konuşuyorlardı köyün gençleri. Haklılardı. Milletin ağzı kapansın diyerek önüme şart koştular. “İş bulacaksın,” dediler; başka bir şey söylemediler. Çok iş aradım, çok çabaladım. Hatta Ayancık’taki kereste fabrikasının kapısından üç gün üç gece ayrılmadım. Kimse gözümün yaşına aldırış etmedi. Arkam olmayınca iş veren de olmadı. Sonuç tomrukların geriye bıraktığı talaşlar gibiydim. Düşündüm, taşındım taşı toprağı altın İstanbul’a gitmeye karar verdim. El mahkûm yokluktan herkes kabul etti. Ayrılırken söz verdik birbirimize kimse kimsenin üstüne gül koklamayacaktı.

Elimde tahta bir valiz düştüm İstanbul yollarına. Çok geçmedi. Tüm umutlarıma ayaz vurdu. Oradan oraya savrulmaya başladım. Boğaz tokluğuna bir gün kahvehane köşesinde sandalye üzerinde yattım; bir gün sebze meyve hâlinde kasaların üzerinde. Bu halde kendime bakamazken elin kızına nasıl bakacaktım ki. Ben bile utanıyordum kendimden. Bir müddet oyaladım herkesi telgraflarla. Bahaneler üreterek uzun uzadıya yazdığım mektupları yazmaz oldum. Yazdıklarımla yaşadıklarımın arasında uçurumlar vardı. Meyhanede bulaşık yıkamaya başladığım geceydi. Sabaha karşı paydos vermiştik. O sabah biriktirdiğim paraların hepsini son kuruşuna kadar anama yolladım. Bir daha da kimseyi arayıp soramadım. Sırra kadem bastım. İsmi lazım değil yine de iki yıl beklemiş beni. Anası baskı yapınca en son nişanı bozmaya karar vermişler. Üzerinden çok geçmeden anası iyi yere nişanlamış sonunda. O da yüzüstü bırakıp gittim diye hakkını helâl etmemiş bana anam anlattıydı. Altı ay geçince de evlenmiş. Ara ara akrabalar anlatıyordu yaklaşık bir sene sonra da çocuğu olmuş.

Artık giden gitmişti. Hayat bir şekilde akıyordu. Bende zamanla kendimi toparlamaya başladım. PTT’de işe girdim. Çok geçti ama para da kazanıyordum. Bir ev geçindirecek duruma gelmiştim. Neyin gururuysa kızgınlıkla bizim İstanbul’da yaşayan akrabamızın kızı Ayşe’yle evlendim. Alışık olmadık don durmuyor işte. Onun isteklerine de yetişemedim. Yine olmadı. Bunu da beceremedim. Evlendikten altı ay sonra Ayşe evin bütün eşyalarını bir kamyona yükleyip kaçıp gitmişti. Allah razı olsun. Bir sandalye bırakmıştı en azından. Alışıktım ya sandalyelere. Bide bana “Az iç,” diye not bırakmış. “Emredersin,” diyerek o sayfa da kapandı. Benim analığım hariç, öz anam dahil kadınlardan yana şansım yoktu. Kendimi iyice işe güce verdim. Tüm yaşanılanların üzerinden dile kolay beş sene geçti. Anamı çok özledim. Senelik izin zamanım geldi. Bir gitsem bir görsem en azından o affeder anlar halimi diyerek geldim yine buraya. Anam bahsetti yine sohbet ederken “O da mutsuzmuş,” dedi. Kavga etmişler. Kocası, çocuğuyla beraber koymuş kapının önüne. “Anasının iyi yere gelin ettiği kızın hali nice,” dedi anam. Çok beddua etmiş anası arkamdan. Anam kaldıramamış anasının laflarını. Hâlâ konuşmuyorlarmış. “Alma mazlum ahı çıkar aheste aheste,” diye anam hâlâ söyleniyordu.

Çok garip hiç üzülmedim haline. Duyduklarım içimi de sızlatmadı. Gece olunca avlularına doğru yaklaştım. Denilenler gerçek mi yoksa yalan mı? emin değilim. Sadece gözümle görmek istedim. Doğruydu. Baba evine geri dönmüş. “Maşallah anası tahtını çok sağlam yapmış,” dedim gülerek. Tam eve geri dönecekken kardeşi gördü beni tanımadı. Bağır çağır “kimsin,” diyerek koştu peşimden. Elindeki sopayla vuracak oldu bir hamle de serdim yere. Sonra tanıyınca yazık şoka girdi. Bıraktım orda onu. Yine gittim incirlerin altında oturdum. Peşimden geldi. Oturduğum yerden kılımı dahi kıpırdatmadım. Yanıma çöktü. Ben sormadan olan biteni başladı anlatmaya. Sadece abla, kardeş dertleşirken “Tenekeden dahi bir yüzük taksaydı ömür boyu beklerdim, anama bahanem olurdu,” demiş. Neye yarar. “Olan olmuş, biten bitmiş hadi var git evine,” dedim kardeşine. Tam kalktı giderken anam, ablama en son “Bu eve anca kefenle geri dönersin. Dön kocanın evine. Gelirse ölün gelsin,” dedi. “Onun yüzden yarın sabah erkenden çıkacak ablam yola. Mecbur başka yolu yok,” diyerek döndü evine.

Anlamıyorlar kızgınım. Herkese ve tüm geçmişe. Gece gibi düşündükçe zifiri karanlığımın kurşuni tahtına oturmuş bekliyordun. Bense tek tek hesaba çekiyorum yaşananları, yaşatılanları. Hatalarımla, hatalarınızla. Ne yöne dönsem yüzüme bakıyorsun. Bakma öyle yüzüme. O kadar da değil. Her şeyin sorumlusu sadece ben olamam. Elimde zamanın boşluğa fırlattığı resmin var. Bak! Sen hayal gemisinin dilsiz tayfasısın. Bilseydim halini gelmezdim ki! Acımazdım sana. Bende çok kez terk edildim. Ne olmuşsun terk edildiysen? İsteyerek mi oldu sanki? Dün gece yine düşümde gördüm hepinizi. Herkesin uykusunu kaçıran bir vicdan vardır ya o bende artık yok. Sizin de içiniz boş. Şimdi de bunu sorguluyorum. Evet görünen melek olmuşsun sayemde. Bense şeytanın ta kendisiyim. Bundan da memnun diye söylenirken fırladım yerimden. Sabah olmuştu. Ağaç dibinde uyuya kalmışım. Toparlandım. Baktım az ilerde yola düşmüş gidiyordu.

Koştum peşinden. Çıktım karşısına. Baktım yüzüne. “Korkma!” dedim. “Belki bir havadan, bir topraktan gelecek sesler. Kopacak gümbürtüler. Gel! Gitmeyecek zannedilenlerin ani gidişleri gibi gidelim. Arkamızdan beraber gitti desinler. Ben razıyım. Hadi! İsmin hâlâ dilimde Gül’üm,” dedim. “Olmaz, ben eski ben değilim,” dedi. Olsun! Bende eski ben değilim,” dedim uzaklaşmaya başladı. “Burada bekliyorum,” diye seslendim arkasından. Döndü yüzüme baktı. Başına gelecekleri bile bile gitti. “Adım gibi biliyorum. Öyle dedi kardeşin. Geri geleceksin. Tüm kapılar kapalı yüzüne. Başka çaren yok. Ama sen yaşa ve gör. Bekliyorum burada,” diye devam ettimse de yürümeye devam etti. Bir sigara daha yaktım. Dumanı derince içime çektim. Çöktüm tekrar incir ağacının altına. Yaslandım. Ben giden Gül’e baktım. Sonra bülbül kondu dala. Başladı yaslı yaslı ötmeye. O öttükçe eşlik ettim ben de.

Ötme bülbül, ötme bülbül
Derdi derde, katma bülbül
Benim derdim, bana yeter
Bir dert de sen, katma bülbül
Bilirim aşıksın güle
Gülün halinden kim bile
Bizim bahçedeki güle
El atıp dolaşma bülbül...