Biz Yeryüzüne Emanet Edilen Damlalar Değil Miydik?
Gözlerimi açamıyorum. Uzaktan, derinden gelen müzik seslerini duyuyorum. Bu sesler sanki binlerce yıl öteden geliyor. Birileri var. Konuşuyorlar. Kadın mı, erkek mi belli değil? Anlayamıyorum. Birden etrafımı karanlık sarıyor. Neredeyim, bilmiyorum? Elimde bir kandille yol almaya çabalıyorum. Ben yürüdükçe sesler de netleşiyor. Önümde kendiliğinden tül bir perde aralanıyor. Yüzleri asık aynı yöne bakarak tef çalan erkekler görüyorum. Müziğin ritmi hiç değişmiyor. En köşede bir masanın etrafında art arda kadeh kaldıran, yüzleri silik erkekler kahkaha atarken, iyice kendilerinden geçiyorlar. Gördüğüm her bir görüntü birbirinin içine geçerken içlerinden biri beni fark edip sesleniyor. “Sen,” diyor, “Hadi! Ne duruyorsun başla oynamaya?” Korkuyla kaçmaya başlıyorum. Peşime düşüyor. Nefes nefese koşarken yanağıma bir ateş düşüyor. Acıyla beraber ayağım taşa takılıyor. Tam yere düşerken kan ter içinde uyanıyorum uykudan.
Hareketsizim. Bir müddet yatakta bile doğrulamadım. Aynı kâbusu sık sık görmeye başladım. Hep aynı yerde uyanıyorum. El yordamıyla gece lambasını yaktım. Ayağa kalkacak dermanım yok. Yatağın içinde oturdum. Ellerim titriyordu. Zar zor başucumdaki sudan bir, iki yudum içtim. Gözüm yine karşımda duran aynaya takılı kaldı. Yanağımdaki yaranın ne izi kayboldu ne de acısı dindi. Aldığım ilaçlardan uykuyla uyanıklık arasındayım. Unutmak istercesine gözlerimi kapattım. Ama ne mümkün. Hatırlamak tekrar tekrar yanmak demek.
Daha on iki yaşlarındaydım. Annem yeni ölmüştü. Erkek kardeşimle babamın korkusundan koyun koyuna yatardık. Bizim hayatımızda çok şey değişmişti. Artık bizi koruyan, kollayan, aç karnımızı doyuran bir anne olmadığı için tamamen savunmasızdık. Babam içinse değişen hiçbir şey yoktu hayatında. O arkadaşlarıyla alem yaptığı gecelerde çok mutluydu. O eve gelmeden ya hemen yatar uyur ya da uyku numarası yapardık. Kardeşim Alper o zaman on yaşlarındaydı. Annem ölünce okul falan hak getire babam aldı bizi okuldan. İkimizi de işe koydu. Beni bir terzinin yanında Alper’i de oto tamircisinin yanında çalıştırmak onun için biçilmez kaftan olmuştu. Haftalıklarımızı aldığımız zaman üstümüzü başımızı arardı. Olurda aldığımız parayı saklarız diye düşünür çoraplarımızı bile çıkarttırırdı ayağımızdan. Yeter ki bizi rahat bıraksın diye korkudan bütün parayı verirdik bizde. Bazen yetmezdi verdiğimiz para. Gözü doymazdı. Elindeki tespihle yüzümüze vurarak başlardı dayak faslı. Bu faslın dozu artınca komşular çığlık seslerimizi duyar kapıya dayanırlardı. Bir geceliğine de olsa aç karnımızı doyurup bizi evinde yatıran çok oldu. Başkasının evinde yatsak da rahat uyurduk en azından. El âlem acırdı halimize ama öz babamız acımazdı bize. Zamanla ev kirasını da ödeyemedi. Ev sahibi de gelen şikayetlere dayanamayıp çıkardı bizi evden. Hepimiz işteyken bir gün kapının önüne koymuş tüm eşyalarımızı. Babam gece gelene kadar dışarda dağılan, kırılan eşyaların yanında sağlam kalan tekli koltuğun üzerinde bekledik durduk. Gece yarısına doğru yine zil zurna geldi. Bizi değil eşyaları dışarda görünce deliye döndü. Yerden eline aldığı taşları “Çık dışarı orospu çocuğu,” diyerek rast gele fırlatmaya başladığı sağa sola. Güya ev sahibinin evine fırlatıyormuş. Bari tutturabilseydi onu da beceremedi. En son hakkettiği meydan dayağını yedi tabii. Benim içim hiç acımadı ama Alper çok ağladı. Aradan birkaç gün sonra bizi bir gecekonduya yerleştirdi. Kendi de alemine geri döndü.
Yine bir gece arkadaşlarıyla eve zil zurna geldi. Uyuyorduk. Seslere uyandık. Uyku numarası yapmaya devam ettik. Alper çok korkar ağlardı çoğu zaman. Korkmasın diye sıkı sıkı sarılırdım Alper’e ama nafile işe yaramazdı. O gece yattığımız odaya birden daldı. Bizi o meşhur küfürle “Kalkın lan orospu çocukları,” diyerek tekmelemeye başladı. Sıkıyorsa kalkma. Ses çıkaramadan kalktık. Artık bizi elinden alacak kolu komşu yoktu. Başladık hizmet etmeye. O yaşta öğrendik çilingir sofrasını kurmaya. Öyle gecelerde sızdıkları zaman arta kalanları yerdik. Ben beyaz peyniri, Alper kavun, karpuzu hızlıca atardık ağzımıza. Ama o gece sızan olmadı. Şarkılar, türküler, ağızlarından içkiler üzerlerine döküle döküle içiyorlardı. Biz ayakta hazır ol da bekliyor, onları seyrediyorduk. Masada su bitmişti. Mutfağa su getirmeye gittiğimde içerden tuhaf bir ses duydum. Darbuka desen darbuka değil, davul desen o da değildi. Yanlarında getirmişler. Meğer adı tefmiş o gece öğrendim. Ürkütücü tuhaf bir sesti. Suyu masaya bıraktım. Alper’in yanına dönecektim babam kolumdan tuttu. “Madem ananız olacak orospu sizi benim başıma bırakıp gitti sizde dediklerimi yapacaksınız, tamam mı lan?” dedi. Kısık sesle “Annem bizi bırakmadı öldü,” dedim. “İtiraz mı ediyorsun sen,” deyip bir tokat attı. Alper atıldı önüme “Etmiyor, itiraz etmiyor,” dedi. Beni uzaklaştırıyordu babamın yanından. Başaramadı. Kıç kadar odada kaçamadık. Babam benden hırsını alamadı. Ben cevap verince arkadaşlarının yanında güya rencide olmuştu. Ayağa kalkıp üzerime doğru yürümeye başladığında çoktan köşeye sıkışmıştık. Saçlarımdan yakalayıp tuttu gibi yere fırlattı beni. Alper’e “Kaç,” diyebildim. Alper’in o gece son kaçışı oldu. Sabah olup eve döndüğünde beni dayaktan baygın halde bulunca bir daha kaçmadı. Beni hiç bırakmadı. Babam ne derse o günden sonra hep boyun eğdi. Alper’de bende dayağa alışmıştık. Benim hayattan tek beklettim vardı o da babamın ölmesiydi. Alper’in dileği ise benim mutlu olmamdı.
İki hafta geçti. Haftalıkları almıştık. Yine babam bizi soyulmuş soğana çevirdi. Çoraplarımız ayaklarımızdan çoktan çıkmıştı. Parayı aldığı gibi çıktı gitti üç gün boyunca gelmedi eve. O yokken öyle güzel uyuduk ki it bağlasan durmayacak bu ev saray yavrusuna dönmüştü. Bir yerde öldü kaldı diye seviniyordum. Ölmemiş dokuz canlı. Geldi yine arkadaşlarıyla. Buram buram içki kokuyorlardı. Yine kaldırdı bizi. O tef yine çıktı ortaya. Bilmezdim o zamanlar. Meğer binlerce yıl öncesinde yaşananlar bizim evde yaşanmaya yüz tutmuş. Şeytanlar ayine hazırlanıyordu. Anlam veremediğim. Yerden mi gökten mi belli olmayan uğultular geliyordu kulağıma. Yerdeki küçük çakıl taşları titreyerek konuşmaya başladılar kendi kendilerine. Neden bu olanları kimse görmüyor, duymuyor? Peki neden tanrı böyle bir seçim yaptı bize? Şeytan beni çağırdı yanına rakıları doldurttu. Arkamı döndüm tekrar yerime geçecektim. Yine tuttu kolumdan zindan karası gözleriyle baktı yüzüme. “Sen,” dedi, durdu bir müddet “hadi ne duruyorsun, başla oynamaya?” dedi. Dondum kaldım olduğum yerde. Tamam hizmet ediyorduk ama oynamak ne demekti? “Hayır oynamam,” dedim. “Demek kabul etmiyorsun seni küçük orospu,” deyip bir tokat attı. Düştüm yere. Alper’e yöneldi. “O oynamazsa sen oynayacaksın lan,” dedi. Alper gözümün içine baktı. Babama direnmedi bile. Tef çalıyor Alper oynuyordu. Misafirlerinin zevki dört köşeydi. Ağızlarının suyu akmaya başladı. Alper dediklerini ikiletmeden yaptıkça onlar zıvanadan çıkmaya başladılar. İçlerinden biri Alper’i kendine çekip kucağına oturttu. Her fırsatta öpmeye başladı. Alper kendi geri çektikçe adam onu sarıp sarmalıyordu. “Yapma!” diye bağırdım. Babamın ayağa kalkacak hali yoktu. Hatta içki kokusuna bir de pis pis sidik kokusu eklenmişti. Birbirine benzeyen bu adamlardan biri ayağa kalkıp bir tokatla beni yere serdi. Yerden can havliyle kalktım. Masadaki bıçağı alıp adamın bacağına sapladım. Adam “Ah!” diye bağırınca ayağa kalkamayan babam küfredip beni döverken Alper kendini unutmuş yavrum sadece “Abla kaç, abla kaç,” diye bağırıyordu. O oda bir dünya başa defalarca yıkılmaya başladı biri çıktı diğeri girdi. Babam “Sıra sende küçük orospu,” diyerek beni öteki adamın kucağına fırlattı. Debeleniyordum ama kaçamıyordum. Sesimi duyan gelir ümidiyle feryatla bağırdım ama sesimi duyuramadım. Adam eliyle ağzımı kapatmaya çalışırken fırsat bulup var gücümle elini ısırdım. Sonra korkuyla kaçmaya başladım. Peşime düştü. O da koşuyordu. Nefes nefese koşarken yanağıma ateş düştü birden. Görmemiştim karanlıkta. Derme çatma bahçe kapısının yanından fırlayan diken tel derince bir yırtık açmıştı yanağımda. Acıyla koşarken ayağım taşa takılınca derince kazılan çukurun içine düştüm. Kaçıp çukura düştüğümü görenler polise haber vermişler. Sonrasında polis, hastane arkasından da yetiştirme yurduna yerleştirilme süreci devam etti. Babam ise benim hastanedeki ifademden ve Alper’e yapılan muayene sonucunda alemcileriyle hapsi boyladı. Hapishanede hakkettiği muameleyi yeni arkadaşlarından gördü. Gebermedi. Keşke Geberseydi. Ama ahtım var elbet bir gün düşecek elime.
Alper’in “Abla! Hadi kalk,” diyen sesiyle irkildim uykumdan. Bugün onun doğum günü. Hızlıca ayağa kalktım. Karşımdaki aynaya baktım. Elim yanağıma gitti. Yanağımda ne acı vardı ne de yara izi. Hiçbir şeyden eser yoktu. Yaşanılanlar geçmişin acımasızlığı olsa da bugün sadece bir kabustan ibaret. Akşama tüm dostlarımızı toplayacağız etrafımıza. Pastanın üzerindeki mumları üflerken yine el ele olacağız. Dilek tutmak uzun sürmeyecek. Yanımda ve yanında olmak dileklerin en güzeli, huzurun ta kendisi.
Hey! Eriyen karla yarışan ömrüm. Memelerinden irin akan ruhum. Gecenin rahminden düşen biz. Yeryüzüne emanet edilen damlalar değil miydik? Sodom ve Gomore’den kaçan bedenimizle ne yollar kat ettik. Yağan yağmurlarla tekrar binlerce yıl öncesine gittik. Aralıksız yağmurlar başlayınca yeryüzü sulara karıştı. Kaç yıl sürdü bilmedik. Ruhumuzun karası yıkandı. Sonra tanrıyla, Nuh arasında yapılan akit hayatımızda yeniden hatırlandı. Biz de onaylayıp söz verdik. Yağmurdan sonra ortaya çıkan gökkuşağı gibiydik.