Bu Sonu Ben Seçmedim

Bacak kadar boyuyla beni baştan aşağı süzerken herkesin içinde “Sen neden böylesin amca,” dedi abimin tekne kazıntısı altı yaşındaki oğlu. “Nasılmışım ki,” dedim. “Buradaki herkesten daha büyükmüşsün gibi davranıyorsun. Onlara büyükmüşsün gibi devamlı kızarak konuşuyorsun,” derken babasının gözlerinin içine bakarak destek bekliyordu. Abim çocukluğumuzda olduğu gibi benden esirgediği desteğiyle oğluna cevap verdi. Önce güldü sonra ellerini iki yana açarak “Boş ver sen takma kafanı, o öyle işte,” dedi küçümseyerek. Bekledim konuşmasının devamı gelir diye mesela “Sen büyüklerinle böyle konuşmamalısın,” demesini ya da “Boyundan büyük laflar etme,” demesini ama abim demedi. Sustum.

Abimin “O öyle işte,” demesi yüzünden bütün gece gözüme uyku girmedi. Beynimin içinde sürekli bozuk plak gibi dönüp duruyordu sözleri. Beş yaşındaki veledin yanında maskara olmak da varmış. İyi oldu bana. Yaş yolun yarısını geçti hâlâ akıllanmadım. Ailem deyip geliyorum yanlarına. Gördüğüm muameleye bak. Tabi doğru ya ben kimim ki? ‘O öyle işte!’

Anlatayım o zaman kim öyle kim böyle anlaşılsın. Ben evin en küçüğüm. En büyüğümüz Hacer ablam, onun bir küçüğü de Fadile ablamdı. Sonra üç abim ve onların arkasından ben doğmuşum. Evin bütün yükü anamın üzerindeydi. Babam çalışmazdı. Tembeldi. Ömrü hayatında çalıştığını ne gördüm ne duydum. Memlekette çalışmadığını bildikleri için zamanında babama kız vermemişler. O da bir gün kafasına esmiş arkadaşlarına yoldaş olmak için kaçağa gittiğinde Rakka’da anamı görmüş. Eş, dost falan derken nasıl olduysa anamı almış gelmiş. Aklım erdiği zamanlardı. Anam, babamdan fena dayak yemişti hatırlıyorum. Çekilmiş bir köşeye ağlıyordu. Çok kızgındım babama, dayanamadım sordum “Aney, sen bu hırflamış herifinen ne deyin evlendin?” dedim. Baktı yüzüme “Lan oğlum! ‘İçkisi yoktur,’ dediler. Beni buraya getirene gader yani bir hafte bana çok eyi baktı. Hep güldürdü, yimedi yidirdi, içmedi içirdi. Hep öyle olucu zannettim. Düştüm peşine geldim. Ne bilem? Gelmez olaydım. İçinden gara gara yılanlar çıktı,” dedi garibim. Babam hayındı. Zalimce döverdi anamı. Briketler kırılırdı kafasında ama yine de bizim hatırımıza susardı. Neyse… anamın tüm derdi babamız gibi olmayalım diye bizi var gücüyle çalışıp okutmak oldu. Eğer okumazsak ya at arabacısı olacağız ya kaçakçı olmadı kavga edip birini vurup mapus damlarına düşüp çürüyüp gidecektik. Bizim buralarda böyleydi. Mahalleli de sevmezdi bizi. Çoğu da akrabamızdı. Gücümüz yettiği zamanlarda bize sataşan olursa abimlerle birleşir öyle kenarda köşede de değil aleni gelene meydan dayağı atardık. Mahalleli şerrimizden korkar “İt sürüsü,” derlerdi bizim için. Anam yakın çevrelere ırgat götürürdü kadın haliyle. Haftalarca gelemezdi bazen. Ablamlarda bize bakabildiği kadar bakarlardı. İlkokulun son zamanlarında bile başımızdan bitler eksik olmadı. Kaşındıkça abimlerle elimize gelen bitleri yakalar “tek mi çift mi?” oynardık. Kimse yanımıza yakın oturmazdı.” Gidin öte,” derlerdi. Çocukluğumuz böyle geçti.

Herkesin bizi hor görmesine karşın en büyük abimin okumasıyla önümüz açıldı. Hepimiz okuduk hatta meslek sahibi bile olduk. En büyük abim mühendis oldu. Bir küçüğü emniyet müdürlüğüne kadar yükseldi. Onun bir küçüğü işte bana “O öyle işte,” diyen varya gümrükte muhafaza memuru oldu. Şeytanca zekasından sebep “Şeytanın oğlu” diye lakabı vardı. Bana gelince en büyük hayalim göklerde kuş gibi özgürce uçmaktı. Pilot olmak istedim. Ne yaptım ne ettim sınavı kazandım da yine kimseye yaranamadım. Hepsi bir ağız olmuş “Pilot olaman,” dediler “Neden?” dedim. En büyük ablam anlattıydı. Ablam, hakkımda övünerek konuşup yere göğe sığdıramamış beni. Mühendis olan abimin karısı meğer “Övünme anam övünme. Sankim toktor mu çıktı da övünorsun,” demiş. Yengemin ettiği laflar ablamın zoruna gidince benim pilot olma hayalim bir güzel yere çakıldı. Sonraki sene bana bir gaz verdiler tek tercihle girdim Cerrahpaşa Tıp Fakültesine. İstemeye istemeye cerrah doktor olduk ama insanlarla konuşmak, uğraşmak istemiyordum. Sonrasında profesör olsam da adli tıp başkanı seçilsem de onların gözünde sadece “Ölü toktoru,” olabildim. Yine bir gün baktım beğendiremiyorum kendimi en son babamızdan gördüğümüz tek şey kaba kuvvet başladım uygulamaya. Anlayacağınız zambırım tutmasın, onları kırana tıkmayayım diyerek ara ara sustular. Biliyordum ne yaparsam yapayım beğenmiyorlardı. Ama bana “O öyle işte,” diyen abimi severlerdi. Gümrükten sağlam para geçerdi eline. Onun mantığı “Bu gece barda, gönlüm hovarda,” yaşardı. Su gibi içki içerdi yani babamızın aksine hepimiz içerdik. Paraları hem kendi sefasına yerdi hem de bizimkilere yedirirdi. Parayı veren düdüğü çalıyordu yani. Onun yaptıkları görünmüyordu. O ağa gibi karşılanırdı. Bir de ağa kızıyla evlendi havası bin beş yüze çıktı. Ben öyle karşılanmazdım. Sonuçta yerim yurdum belli “Ölü toktoru,” idim.

Emniyet müdürü abime gelince zamanla siyasi görüşlerimizden dolayı onunla da aramız açıldı. Daha öğrenciyken Cerrahpaşa’da siyasi eylemlerin başını çekiyorum diye yine ailenin yüz karası ilan edilmiştim. Bizim kurduğumuzdan haberi olmadığı örgüte bir türlü suçüstü baskın yapamıyordu. Yani benim başı olduğum aklına bile gelmiyordu. Saf görüyordu beni. Onlarda kalıyordum. Akşam evde telsizini dinler çaktırmadan ertesi gün toplanır rotamızı değiştirir bir türlü yakalanmazdık. Abim kudurmuş köpek gibiydi artık. Her yere saldırıyordu. Nasıl olduysa şüphelenmiş. Sonunda da yakayı ele verdik. Anam anam. Kardeşim demedi bana bir işkence etti. Kimseye bırakmadı beni. Dağılmadık hiçbir yerim, kırılmadık kemiğim kalmadı resmen. İdealist ya gözümün bebeği. Pis faşist! Hepsini güya adam olayım diye bizzat kendi uyguladı. Zor aldılar elinden. Sonra lakabım “Uzun bacaklı İngiliz sömürgecisi ölü toktor,” olarak terfi alıp değişime uğradı. Bir gün operasyonda bacağından vuruldu. Ameliyat oldu. Neyse evde iki seksen yatarken ziyaretine gittim. Kalkamıyor da yerinden fırsat bu fırsat yakaladım onu. Sohbet ederken çaktırmadan başucundan silahını aldım koydum yanıma. Mutfağa gittim birazda tuz aldım. Yengem yemek hazırlarken başladım bunun tek tek bacak kıllarını çekmeye. Söyle bakalım “Tek mi çift mi?” derken birazda kokmasın diye tuzlamaya karar verdim. Yarasının bandajını açtım üzerine bir güzel tuz serptim. Durur mu pis faşist. Baktı kalkamıyor gücüde yetmeyince bas bas bağırmaya başladı yengem koşa koşa geldi “Nolor,” dedi. Attım yalanı hemen “Yenge pansuman yapıyorum ona bağırıyor,” dedim. Saf yengem inandı bana. Abim, yengem benim lafıma inanınca kadına küfretmez mi? “Silahımı verin lan vurucum sizi. Kıçı yastıkla doldurulmuş, memelerine pamuk tıkıştırılmış karı seni. Bacağından bir yakalarsam koyun şişirir gibi şişiricim seni. Beni böyle kandırdıydın demi. Seni tahta kurusu seni. Ömrümü yedin ömrümü. Sen, bana nasıl inanman, ben buradan kalkar da senin belanı… silahımı verin lan!” diye avazı çıktığı kadar bağırken kaçtım evden. Kaçanın anası ağlamamış. Onlar her zaman iyi adamlardı bende kötü adamdın.

Geriye bir evlenmem bir de çocuk sahibi olmam kalmıştı onun da içine ettiler gerçi hepsi birden sağ olsunlar. Bana öyle bir iş ettiler işe benzemez. “Anam hastalandı gel,” diye haber salmışlardı. Gittim tabi elim mahkûm. Baktım anam toppuz gibi baş köşede oturuyor. Anamı da oyunlarına alet etmişler, beni görür görmez başladı tiyatro yapmaya. Anladım hemen ama gönlü olsun diye ses çıkarmadım. “Oğlum ölücüm her hal,” diye girdi söze. “Geceleri Ezrail gelor, yoklor beni,” dedi gülesim geldi. “Nasıl yoklor anam nereni ellor, sarkmış memelerinden mi başlor” der demez “Hüs köppek! Sen dalga mı geçon ananlan?” deyip bir şaplak indirdi suratıma şaplağa benzemez. Beklemiyordum ama anam istifini hiç bozmadan devam etti. “Rahmatlık anamı çok severdim bilon. Baban beni dövdüğünde hep anam anam deyin ağlardım ordan bilon zar,” deyince “He ana sadece anam anam demenden bilorum. Damarına basıp “Oda seni çok sevormuş,” dedim, yine huylandı. “Amannn. Şimdi sevmesin Allah korusun,” derken beni yine gülme tuttu. “Köppek oğlum ne hatırlaton beni sevmesini. Sen benim halıma çibik mi çalon,” deyip bir şaplak daha attı. Seslenmedim. Oyunu bırakmadı ısrarla devam etti. “Rahmatlık anam dedi ki ‘Oğlanı evermessen tez zamanda Ezraille gelip seni yanıma alıcım,’ o yüzden de her gece beni yoklorlar” dedi. Bir şaplak daha yememek için dudaklarımı ısırmaya başladım. “Sen bir an evvel evlen, beni hem anamdan kurtar hem de ezrailden,” dedikten sonra sustu. Şimdi çık işin içinden çıkabilirsen. Bizim Pato Ahmet’in kızı mı ne onu bana alacaklarmış güya. “İstemem,” dedim. Yaşıma başıma bakmadan evdeki herkes bir oldu beni aldılar ellerinin altına “Tamam,” diyene kadar da canımı kurtaramadım. Bir hafta sonra da fırsatını bulup kaçtım. Hoşlandığım bir kız vardı öğretmendi. Ailesi kendi halinde Zonguldak’ta hayvancılık yaparak geçimini sağlıyorlardı. Babasına durumu anlattım. Anlayışlı adamdı. İki ay sonra bizimkilerden habersiz gizlice nikahlandık. Orada küçük bir düğün yaptık konu kapandı. Bizimkilere de telgrafla durumu bildirdim. Memlekette yer yerinden oynadı ama iş işten geçti tabii. Mecbur onlarda ele güne karşı düğün yapmak zorunda kaldılar. Dillere destan bir düğündü gerçekten. Gelin tam evden çıkarken benim Fadile ablam nasıl hırslandıysa geline atmaca gibi “Seni şarmuta,” diyerek kızın saçlarına bir dolan. Kıza bir vur. Belimdeki silahı hava ateşlemesem elinden alamazdık. Kalabalık sevinçten silah sıktığımı zannetti. Halbuki ben canımızı kurtarmanın derdindeydim. Leş kargaları gibi üşüştüler tepemize. Yazık eşime çok üzüldüm. Hem ağladı hem oynadı sonrasında. Sıkıyorsa oynamasın garibim başına gelmeyen kalmamıştı ki. Düğün bitti. El ayak çekildi rahatladık derken bu bana “O öyle işte,” diyen abim var ya kuyruk acısıyla “Lan dümbük. Bula bula bize inekçinin kızını mı alıp getirdin,” demez mi sonradan görme. “Sen kimsin lan,” dedim. Herkes soyumuzdan gelen gelin almışmış, ben bu kuralı nasıl bozarmışım. Kendisi gibi ağa kızı almak varken ailemizi ele güne rezil etmişim yine. Pisliğin tekiymişim. Asil kanımızı mundar etmişim falan falan. Anlamaya çalışıyordum dediklerini ki kan beynime sıçradı. Aldım yine elime silahı başladım bunları kovalamaya. O gün bugün de bir daha onlarla hiç alttan alarak konuşmadım. Hep tepeden konuştum. Her laflarını eleştirdim. Bağırarak konuştum. Onların bana yaptığının aynılarını yaptım. Ama huylu huyundan vazgeçmiyor. Her fırsatta beni al aşağı etmenin derdindeler. Kendileri bitti çoluk çocukları beni test ediyor şimdi. Biliyorlar ben çocuklara bir şey demem ama kendi kendimi yemekten de geri duramıyorum ki.

Sabaha kadar düşündüm. Baba evi bayağı eskimişti. Herkesin hali vakti de yerindeydi. Her birimiz ayrı şehirlerden gelir hiç olmadı senede bir günde olsa anam ve babamdan sonra yine de bu ocakta toplanıyorduk. Bugün de onun için toplanmıştık. İyi ki benim çoluk çocuk gelmemişti. Yine rezil olacaktım demek. Düşündüm taşındım kararımı verdim. Herkes evine dönmek için hazırlanıyordu. Hazırlıklar bitti. Hepsiyle vedalaştım. “Seni seviyoruz,” dediler bana. Anam! Bir gülesim geldi. Bünye alışık değil tabii şaşırdım. En son ben evden çıkacaktım öyle kararlaştırdık. Evi son kez içime sindire sindire dolandım. Geride beni bıraktıklarında hâlâ söylesem anlamazlar, sussam gönlüm razı gelmez haldeydim. Arkamdan söylenecek sözü bile biliyordum. “Uzun bacaklı İngiliz ölü toktor, toktor oldu ama hâlâ adam olamadı,” diyeceklerdi “Unutma!” dedim kendi kendime bir daha burada toplanmamak için “Ateş, yakabileceği her şeyi yakana kadar yanar,” diyerek evi ateşe verdim.