Buğday Tanesi
Olacaklardan bihaber rüzgâr okşuyordu saçlarımı bir uçtan diğer uca. Bırakıyorum kendimi yaslanıyorum rüzgâra. Diğer olgunlaşan altın sarısı başaklarda aynı benim gibi her şeyden habersiz ve huzurlu. Aşağı ovadan gelen rüzgârla bir eğiliyor bir kalkıyoruz ayağa. Sıcak güneşte esmerleşiyoruz böylece. Esen yel sarı saçlarımızda. Köyün en ırak noktasında, tozlarımız savruluyor havaya.
Her zamanki gibi erken kalktı Asya. Etraftan çalı çırpıyı topladı yaktı ocağı. Gri duman tütmeye, çalı çırpı yanık kokusunu salmaya başladı köye. Kadınlar ekmek yoğurdu. Süt ocağın üstüne kondu. Dumanı üstünde çorbalar pişirildi. Öğleye azık olsun diye köze patates, soğan atıldı. Çocukların kimi gülerek, kimi de altına işemiş ağlayarak uyandı güne. Asya evlerinin önündeki sedirde, biricik kızı Sanem’in altın saçlarını okşayarak tarıyordu. Sanem’in sabırsız bakışları üzerimizdeydi. Göz alabildiğine uzanıyorduk ötelere. Son bir şey kaldı. Yanımıza gelmeden önce ocakta kaynayan sütü içmesi lazımdı Sanem’in. Sonrasında koşarak yanımıza gelecek kâh bizi avuçlayacak, kâh gelinciklere uğrayıp aralara karışıp kaybolacaktı.
Bilirim. Asya, Sanem’in tek başına tarlaya gitmesine izin vermezdi. Korkardı. Köy yerinde başına bir iş gelmesin diye gözünden sakınırdı kızını. Sanem, güzel olduğu kadar cesurdu da. Zehirli bile olsa yılanlardan korkmazdı. Herkes onu şerbetli sanırdı. Annesinin işinin bir an önce bitmesini bekliyordu. Kör Şükrü tüm haşmetiyle belirdi kapı önünde. Yeğeni Yalak Şevket’le köy kahvesinde buluşup kasabaya inecekti. Hazırdı. Başına kasketini taktı. Cepkeninin cebinde duran köstekli saatini çıkardı. Uzun uzun saate baktı. “İkindi vakti alış veriş biter bende gelirim,” diyerek baştan aşağı kızını süzüyordu. Sanem babasının bakışlarından tedirgin olunca hemen başındaki yazmasını düzelti. Ayakkabılarını giyerken emirlerini sıraladığı sırada süt taştı ocakta. Asya bir koşu sütü ocaktan indirirken o da evdeki eksikleri sıraladı Kör Şükrü’ye. Diğer kadınlar gibi Asya’da kasabaya gitmezdi, gidemezdi. Kendilerine sunulan hayatı kurallara göre yaşamak zorundalardı.
Evdeki işler bitince köyün kadınları ellerinde azık torbaları, oraklar, yanlarında koşturan kavruk tenli çocuklarla tarlalara doğru düştüler yola. Asya’da, Sanem’le beraber katıldı onlara. Sanem’in gözleri köyün diğer kızlarını arıyordu. Az ötede kavuşunca birbirlerine koşarak daldılar aramıza. Kayboldular arkadaşlarıyla diğer ekinlerin arasında. Uzaktan duyulmaya başladı şen kahkahaları. Asya’da kadınlarla beraber az ilerimizdeki olgun başakları biçmeye koyuldu. Nefes sesi iyice orak sesine karışıyordu. Arada kızına bakarken kıskandığımızı anlarmış da sanki onun saçını okşar gibi gezdirirdi parmaklarını sarı saçaklarımızda.
Sıcak dalga dalga iniyordu köyün üzerine. Asya iyice yorulmuştu. Dizleri bükülmeye alnında boncuk boncuk terler birikmeye başladı. Nefeslenmek için söğütlüğe doğru ilerledi. Koydu orağını yanına yaslandı söğüde. Ötedeki tarlalara biçerler girmişti. Uzaktan uğultularını duyuluyordu. Koluna iri çekirge zıpladı. Silkeledi kolunu. Ayaklarının dibinden bir kertenkele telaşla tarlaya doğru kayıp gitti. Gözleriyle onu izliyordu. Kızı da aynı Asya gibiydi. Nerde bir börtü, böcek yahut mor, sarı, kırmızı renkte bir çiçek görmeye görsün saatlerce onlarla vakit geçirir; yanındakiler sıkılır yanından uzaklaşırlardı. Ama o hiç önemsemezdi yanındakilerin gitmelerini. Kendi haline de mutluydu. O dünyaya annesinin gözleriyle, annesi de kızının gözleriyle bakardı dünyaya. Her çocuk gibi Sanem’de geldi anasının yanına. Sabahtan hazırlanan azık torbasındaki yiyeceklerle doyurdular aç karınlarını. Zaten sonrasında birkaç saatlik işleri tamamlayıp döneceklerdi evlerine. Asya ekinleri yolmaya, Sanem ise yine ekinler arasında kendi dünyasındaki hülyalara dalacaktı.
Badal Ahmet bozkırı yararak at arabasıyla çıkageldi. Biliyordu abisi Kör Şükrü ve oğlu Yalak Şevket’in kasabaya gittiğini. Güya hem tarlasındaki işleri kontrol ediyor hem de eksik gedik soruyordu. Sanem etrafa bakarken amcası Badal Ahmet, gözlerini ayırmadan Sanem’den lafı uzatma derdindeydi. Asya hiç hoşlanmazdı kayını Badal Ahmet’ten. Hoş o da Asya’yı sevmezdi. Öteden gelme bir hasımlık vardı aralarında. Badal Ahmet, Asya’nın bacısını kendisine ikinci eş olarak istemiş fakat kabul görmeyince bunu Asya’dan bilmişti. Burnu havada, sürekli malı mülküyle övünen bir o kadar da acımasız bir adamdı. Hatta badalın oğlu Yalak Şevket’i de sevmezdi ana kız. Aynı babasının huylarını taşıyordu. Sanem’e olan ilgisinin de farkındaydı Asya. Bundan sebep sürekli amcası Kör Şükrü’ye yalaka halinde olduğu için kendi aralarında yalak lakabını taktı ana kız. Nihayetinde yüz bulamayınca ne Asya’dan ne de Sanem’den, bir hışım at arabasıyla tozu dumana katıp hırsla uzaklaştı yanlarından. Onlarda o gider gitmez geri kalan işlerine koyuldular.
Gün yavaştan alçalıyordu. Ötede bir adam atıyla gölge gibi belirdi. Masum, güzeller güzeli Sanem’i gözlüyordu. Bakış bakış değil, nefis nefis değildi. Sanem ise hiçbir şeyin farkında değildi. Asya kendini işe güce vermişti. Sessizlik çöktü. Keklikler vedalaşır gibi sürüyle havalandı. Köstebekler, yılanlar, karıncalar kaçıştılar oyuklarına. Olgunlaşmış buğday başakları eğdi başlarını. Rüzgâr koşturarak bozkırı yırtıkça, kara lastikli ayaklar altında ezilen ekin seslerini duyar olduk. Hepsi fısıldamaya kimi sağa sola savrularak ağıt yakmaya başladı.
Bozkırı alev sarıyordu. Güzeller güzeli Sanem korkuyla kaçıyordu. Çok sürmedi. Bir kara gölge çöktü üzerine, ağzını sıkı sıkı kapadı. Bir adam nefes nefese kulağına “Sakın bağırma! Bizi göremez, bulamazlar,” dedi. Sanem elleriyle toprağı yırtıyordu. Bacaklarının arasından sızdıkça kan uzaklardan gelen tek bir çığlık sesi duyuldu. Sanem toprakla bütünleşiyor, itin dölü Badal Ahmet zafer çığlığı atıyordu. Fırtına. Ardından boran koptu. Yoktu yanında dalını tutan. Buğday tanesi, toprağın çatlaklarından ne olduğunu anlamadan akıp gidiyordu. Sanem çıplak buğday tanesi gibi ekinler arasında sürükleniyor, kör kuyuya gömülüyordu.
Hepimiz gördük olanları. Kız öldürüldü. Cesedi kaçırıldı, tutamadım. Engel olamadım, bağıramadım. Bağırdım da sesimi duyuramadım. Korkumdan saçıldı tanelerim toprağa. Asya bir oraya bir buraya koşturuyordu aramızda. Avazı çıktığına “Sanem! Sanem! Sa..nem…” diye bağırıyordu. Ama Asya’nın avazı aramızda yol bulamıyordu. Kızı ona cevap veremiyordu. Güzeller güzeli Sanem, ekinler arasında ardında yazması dışında iz bırakmadan sessizlikle karanlığa sürüklendi. Bozkırda Asya feryadını göğe saldıkça gökten şeytan tohumu yağıyordu. Ahvali tepeden tırnağa kavruldukça etrafına kurulan labirent marazlığa savuruyordu onu.
Bütün köy toplandı. Günlerce her yer arandı. Sanem yoktu ortalarda. Asya’nın her aldığı kordan nefes, zemheri karasına dönüşüyordu. Mevsimler zamansız oluşuyordu. Elini ayağını kestikçe her şeyden bize bile zamansız ayaz vuruyordu. Güneş doğmuyor, ay saklanıyordu utancından. Kapılar kapandı. Kapandıkça kapı zilleri çalmaz oldu. Perdeler açılmamak üzere çekildi. Köyde en yakın insanlar karanlık gölgelere dönüştü.
Asya vurdu kendini yollara. Önüne gelene soruyordu kızını. Zaman barikat örmüştü. Yalan gerçek birbirine giriyordu. Sis perdesi dağıldıkça kaldıramadı olanları Asya. Artık aklı kendine yar değildi Asya’nın. Kızının yanında olduğunu düşlediği zamanlarda nasibine düşen yazı yaşıyor, yanında olamayacağını anladığı zamanlarda zemheri karasını tadıyordu. Sadece haykırıyordu Asya dünya gölgelerine “Neden çaldın buğday tanesini başağından?” diye…