Çocukların Günahı Olmaz
Uzun bir otobüs yolculuğu sonrası bilmediğim bir şehrin otogarındayım. Sürekli kafamda dönen aynı düşünceler. Oysa daha dün gibi Hacettepe Üniversitesinden mezun oluşum. Sonrası bir türlü bitiremediğim ülkenin en kuzeyinden, en batısına umut dağıtma çabası. Nasıl bir idealizim ise benimkisi. Bırakıp geldim koca metropol kargaşasını. Ee arkada yol gözleyende olmayınca zor olmadı tabii. Tek tabancayım yani. Derdim güneye gelerek eksikleri tamamlama davası. Mesele tayin diyeyim, siz anlayın huzursuz heyecanımı… Meslek çok yeni değil. Yeni iş arkadaşları. Mesai yeri yeni. En zoruda yeni yerlere adaptasyon süreci. Saat 20.00 suları. Havada “Hoş geldin” diyen kuru ayaz. Hemen taksi çevirdim. Şoför tüm samimiyeti ile “nere gidoruk yorum?” dedi. Gülümsedim. Espri gibi. Ne yalan söyleyeyim sadece “nere gid…” kısmını anladım. Kendime bir ev bulana denk, mecburi istikamet öğretmen evi… Şehrin ana caddesinden ilerlerken değişmeyen tek şey her yerin kendine has telaşı. Cebimden not aldığım kağıdı çıkardım. 22 Ocak 2018 Pazartesi. Yani yarın. Saat 07.30. Görev yeri… devamını getiremeden şoförden bir soru daha. “Nerden geldin yorum?” Cevaplayacağım sırada kulakları delercesine anlayamadığım ince bir ses yayılıyor etrafa…
Ne bu ses,? demeye kalmadan gökyüzünde şimşek çakar gibi parlama. Ses. Korkutucu. Gök gürültüsü desem değil. Yer sarsıldı desem yok oda değil. Hemen akabinde simsiyah dumanla alev topu yükseldi göğe. Etrafı saran toz bulutu. Nereye denk geleceği belli olmayan delice savrulan keskin parçalar. Korkunun yaşı yok. Salınıyor ortalıkta. Sokaktaki herkes dehşet içinde kaçışıyordu. Dört farklı noktada, eş zamanlı ardı ardına büyük patlama… Gözüm tanık olanlara. Sert bir frenle durduk yol ortasında. Öylece kapaklandık kaldık taksinin içinde. Kulaklarımda netleşmeyen uğultu. Ne oluyooor? Ne oluyoor,? diyorum. “Gene füze atorlar” diyor şoför. Ne! Füze mi? Hem de yerleşim merkezinin içine mi? Şoför hemen telefonuna sarıldı. Ailesini arayıp derin bir “Ohh” çekti. Patlama sesi kesilince hızla ilerlemeye çalışan şoför sitemkarca konuşuyordu. “Yaaa" dedi. “Hoş geldin bu şehre. İşte! Son halımız bu. Ne dek, nere gidek,? Memleket bizim. Hem bu ilk değil ki!. İki terörist bomba attı deyin terk mi edek? Gerçi çok göç verdik. Allah devletimize zeval vermesin yeter. Elbet gelir askerimiz. Amma! Askerimiz gelene kadar bizim halımız nece olur bilmorum.” Farklı noktalara düşen füzelerin ortasında ucuz atlatmışız meğer. Korkuyla etrafa bakarken ilerimizde savrulan toz bulutu, olay yerine ne kadar yakın olduğumuzu işaret ediyordu. Üç sokak gerisindeymişiz. Bir anda polis ve ambulans sesleri birbiri içine geçti. Sürekli hoparlörlerden sokağa çıkmayın uyarısı yapılıyordu. O sokağın önünden geçerken gördüğüm manzara tam bir can pazarı. Dur! dedim taksiciye. Durmaz mı? Hem de zınk diye durdu. Dehşet içinde sağa sola kaçışan insanlar, korkudan avaz avaz ağlayan çocuklar, en kötüsüde feryatla yardım isteyen yaralılar ve yakınları. Ambulansların biri geliyor, diğeri gidiyordu. Olayın vehameti ile insanları sakinleştirmeye çalışan ve etrafa şerit çeken polisler. İndim taksiden. Şoför de arkamdan. İstemsizce hızlı hızlı adımlarla yürüdüm. Bir şekilde yarı asrı deviren koca adam ben, tez canımla yardım kalabalığı. Burnumdan genzimi delip geçen keskin duman kokusu yaktı ciğerlerimi. Dokunduğum her beden kaldırım taşı gibi soğuk. Yaralı vücutlardan akan kanın buharı. Havaya kalkan ellerde bulaşmış kan izleri. Çaresizce buharlaşıp yayılan yardım sedaları. Parçalanan uzuvlar. Halk, kin ve nefretle isyanda. Başım dönüyor. Midem kasılıyor. “Daha çocuk, daha küçücük çocuk,” diye bağırışmalarla irkiliyorum. Hiç çocuğumun olmayacağını bildiğimden midir,? Bilmiyorum. İçimdeki acıyla ona koşuyorum. Yerde üzeri yarı gazete kağıdı ile kapanmış kanlar içinde dört yaşlarında bir kız çocuğu. Gülüşleri solmuş, kanatları kırılmış, yavrum son düzlükte canıyla yarışıyor… El kadar yüzünde kanayan yaralar. Kaldırım üstünde, kanlar içinde öylece yatması yok mu? Sanki anasının dizine baş koymuş. Masalın sonu ruh ve bedenin çaresizliğini anlatsa da senden vazgeçecek değilim yavru. Nerde bende seni bırakıpta gidecek yürek. “Çekilin! Ben doktorum.” diye bağırdığımı hatırlıyorum. “Çekilin!” Sessizlik… Adımlar yavaş yavaş geri gidiyordu. Fidan gibi cılız kolundan nabzını kontrol ettim. Şükür! Zayıfta olsa atıyordu nabzı. Lakin bilinç desen kapalı. Ambulans! Ambulans! diye bir feryat daha. Bakmayın hadi! Hadiiiii!.. Annesi nerde? Babası yok mu? Gören, bilen, tanıyan yok mu? Tek bir cevap alamıyorum. Temiz bez?.. bağırmalarım ambulans sesini duyunca yolu açın demekle devam ediyor. Şarapnel parçası o küçücük bedeninin bel boşluğunu parçalamış. Kanama devam ediyor. Herkesin bildiği, bir çocuk dört yaşında kanlar içinde… Ambulans geliyor. Taksiciye bizi takip et dedim. Nere,? dedi. Yarım kalan cümle. Görev yeri… Kilis Devlet Hastanesi. Bölüm Genel Cerrahi. Danışmada bekle. Bulurum seni. Adın ne yorum? Ali. Doktor Ali işte! Ben seni bulurum. Bekle danışmada. Oyalama beni… Hastanedeyiz…Kendimi tanıtır tanıtmaz “ bugün beklemiyorduk, hoş geldiniz hocam,” eşliğinde bende giriyorum ameliyata. Ne hoş gelmek ama. Beş saat süren zor fakat başarılı bir ameliyat. Sonrası yavrunun kendi boyundan uzun kablolara bağlı yoğun bakım süreci. Bir ayılsa, bir kendine gelse…tek duam bu… Az kalsın taksiciyi unutacaktım. Helal süt emmiş adam. O kadar saat bavulları vermek için beklemiş beni. O benden razı, ben ondan. Helalleşip ayrıldık. Ah bu canına yandığımın doktorluğu. Kimi zaman can dayanmaz, kimi zaman istesende canın yerinde durmaz. Biz doktorlar genelde mücadelemizi olay sonrası veririz. Olaylara nadirdir tanıklığımız. Yaşayanlar anlatırdı da inanmazdım. Ama bu başka. Tarifi yok yada ben anlatamıyorum. Ben böyle bir dünyayı da anlamıyorum. Nasıl bir rastlantı hâlâ aklım almıyor çocuk!..
Servise alındığı günden beri hastanedeki tüm işlerimi bitirir bitirmez; odak noktam oldu bu yavru. Bir yandan cevaplanmayı bekleyen sorularla adli süreç takibi, diğer yandan bu çocuğun bitmeyen yaşam mücadelesi. Devamında başımdan ayrılmadım aylarca. Benle birlikte bir de Arap tercüman yanımda. Hoş Arap olsa ne yazar, Türk olsa ne yazar. Çocuk yine çocuk değil miydi sonuçta? Nihayet açılıyor o sarı, yeşil hareli gözler. Hâlâ şokta ve kabuslar görüyor. Korkuyor, konuşmuyor. Sadece boncuk boncuk dökülen gözyaşları derdini anlatıyordu… İyice kendine geldi. O toprak rengi saçları çok bakımsızdı. Moral olur diye düşündüm. “Keselim mi, bi güzelleşelim mi,?” dedi tercüman. Tamam dercesine başını salladı yavru sesini çıkarmadan. Hemen kuaför çağırdık. Saçları kesiliyordu. O hareli gözlerden yine boncuk boncuk yaşlar akmaya başladı. Kuaföre, yavaş canı yandı dur dedim. Sorduk. Çok mu acıdı,? diye. Omzunu silkeledi. Sağına doğru döndü koca yatakta küçücük beden. Ama ağlamaya devam ediyordu. Çocuğum olmadığından mı bilmem dayanamıyorum bu çaresiz haline. Gözlerim dolu başımı önünüme eğdim. Sonra ara vere vere başladı konuşmaya. Acıyan saçım değil. Telaşla yaran mı acıdı? dedim. Yok oda acımadı. Acıyor işte! Neren acıyor yavru, neresi orası? dedim. Hıçkırarak, saçlarımı çok seviyorum… İç çeke çeke burası, burası varya çok acıyor dedi. Minicik eliyle küçücük yüreğini gösterdi. Yutkunamadım bile. Dağıldım. Ellerini tutup yaşlı gözlerle bir şeyler demek istedim. Fakat ağzımdan tek laf çıkmadı. Sadece ellerini öpebildim. Beklemiyordum. Küçücük omuzunda dünyaya yakın, yokluğun acı yükünü taşıyan bu çocuk; bu çocuk sımsıkı sarıldı boynuma. Yerle yeksan oldum. Yüzüne söyleyemedim. İçimden çocukların günahı olmaz yavrum… bu canı senden kim yitirmek istediyse dünyası batsın dedim. Biliyorum. Yakındır çocuk. Devlet alacak seni korumasına. Hatta belki izini dahi bulamayacağım sonunda. Ama sen beni unutmazsın dimi. Bir doktor amca vardı dersin. Adı Ali. Söz! Ben seni hiç unutmayacağım çocuk. Eğer sende beni unutmazsan herkese anlatırsın dersin belki. Doktor Ali, bana yeniden dünyayı hediye etti…
Yaşlı gözlerle buğulu cam kenarına attım kendimi. Camı elimle silip dışarıyı izliyorum. Hangisi dile gelir de anlatılır ki! Lanet olsun. Ah! Bu içine sıçtığımın üstünlük savaşı. Ah! Bu içine sıçtığımın yürütülen siyaset paçavrası… Ey! Var gürültüyle ortalıkta dolaşan savaşın çığırtkanları. Ey! Barışın sessizliği. Daha tam insan olamadan unutmadık mı insanlığı? Gelecek… Kim bilir nelere gebe. Hey! Ademoğulları, Havva kızları. Aslında bir es vermek lazım değil mi ruhumuza? Şimdi tam bu zamanda. Mesela bıraksak tüm semavi dinleri ve emirleri kenara. Sonuçta uymuyoruz dimi kitaplara. “Sev,” dedi. Sevmedik. “ Yaşat,” dedi. Yaşatmadık. “ Oku,” dedi. Okumadık. O zaman ilk baştan başlayalım mı? Aklımızı, mantığımızı ve vicdanımızı kullansak mesela… Seni, beni hayvandan ayıran özelliklerimizi unutmasak. Kim, kime göre iyi ya da kötü bu dünyada. Yahutta iyi kötü aramasak. Yargılamasak. Kınamasak. O vakit nefretide atmaz mıyız kenara? Unutmasak. Şah damarı gibi vicdanda çok yakınımızda. Giysek en temiz elbiseleri üzerimize. Çocuklar gibi olsak mesela. Net ve direk. Dost olsak, doğruyu söylesek. Yalansız ve riyasız… Yalana gerek kalır mı o zaman başvurmaya? Atsak üzerimizden ateşten gömleği. Es versek tüm olanlara. Bir Düşün. Sakin ol! Nasıl olsa su kayaları dele dele bulacak doğru yolu sonunda… Evet! Hazır mıyız? Hadi! Bu çocuk verdi elimize bir kum saati. Zararın neresinden dönersen kâr misali. Yalnız seçim acele. Ben atıyorum ilk adımı. Çocuk! Ya sen. Affeder misin sende! Affet, bizi çocuk. Affet sende!…