Hridayeşim
Aralığın on beşi oldu bugün. Sıkıldım salondaki misafirlerden. Seni daha fazla bekletmemek için kaçtım odamıza. Dışarıda sanki yazdan kalma bahar havası. Kuşlar uçuyor. Benim yaşımdakiler koşturuyorlar sokakta. Saklambaç oynuyorlar. Erkekler her zamanki gibi top peşinde. Dayanamadım. Bak! Yine pencereyi açtım. İkimiz içinde derin bir nefes aldım. Sen seversin temiz havayı ama lodos var sanki. Akşama doğru sertleşir mi bilmem? Güneş sayesinde sevdiğin desenli tül perde yatağımızın üzerinde ışık oyunları yapıyor. Bu eve yeni taşındığımızda seninle bu geniş odaya nasıl el koymuştuk, hatırlıyor musun? Annemle, babam tek kelime edememişlerdi. Herkes imrenmişti odamıza. Anladım, üşüyorsun bensiz o yatakta. Kabul etmiyorsun fakat üzerindeki beyaz gecelik ince. Örtüğün yorgan seni ısıtmaya yetmiyor. Battaniye alıp geliyorum. Koynunda yer aç. Yine ellerin üşümüş. Birazdan Isıtırım seni. Merak etme beraber uyuyacağız. Usulca nasıl da girdim yanına. Dışardan gelen kahkaha seslerini duyuyorum. Zerzevatçı geçiyor. “Domates, domates,” diye bağırıyor. Sende duyuyor musun? Neyse gözlerim dayanmıyor, ben yanında her zamanki gibi huzurla uykuya dalıyorum.
Annem işten gelmişti. Mutfakta telaşlı hazırlık vardı. Anneannemle gelecek misafirler için yemek masasını hazırlıyorlardı. Ben de kendi kendime evcilik oynuyordum salonda. Galiba beş yaşlarındaydım o zaman. Oyun oynarken dalıp gün içinde yaptıklarımızı ele veriyormuşum meğer. Güya oyunda pazardaydım. “Demek öyle! Al sana! Domates suratında patlasın da gör gününü,” der demez, annemle göz göze geldik. Annem “Ne biçim konuşuyorsun sen öyle,” deyince ne yapacağımı ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Anneannem mutfaktan gelip salatayı masaya koyduğunda, istemsiz başladım kahkaha atmaya. Annem tabii ki hemen bizden şüphelendi. Bize bakıp “Siz, ne yaptınız bugün,” dedi. “Bir şey yapmadık,” dedim. Annem inanır mı? İnanmadı. Köşeye sıkıştığımı gören anneannem başladı anlatamaya. “Ne var canım. Çitlembikle pazara gittik. Tezgâhta domates seçiyordum. Yan tezgâhtaki Amasya elmalarını görünce canı çekmiş evladımın. Dayanamamış bir tanesini alıp ısırmış. Ben görmedim. Pazarcı bir bağır bir çağır çocuğuma. Korkudan arkama saklandı garibim. Tabii olgun bir insan olduğum için bu yaşımda özür diledim sincap kılıklı heriften. Anlattım, uyardım adamı ama dinlemedi beni. Sinirlendim, dayanamadım, bende elimdeki domatesi adamın suratının tam ortasına fırlattım. Bu kadar yani bir şey yapmadık. Alışveriş yaptık, domates fırlattık, geldik o kadar,” dedi anneannem sözü uzatmadan. Bence kısa ve öz bir anlatım olmuştu. Valla yetmiş yaşında şimdi televizyonda izlediğimiz Zeyna gibi nişan almıştı adamın yüzüne. Anneannem o dönem yaşasaydı Zeyna kesin onu yanına alırdı. Birinin bana laf söylemesine dayanamazdı, sevgi dolu olan bu kadın söz konusu ben olunca başkasına kaplan kesilirdi. Bu kişilerin içinde annem ve babam da dahildi. Annem ikna olmamıştı anlatılana. “O kadar yani çete gibisiniz maşallah,” diyerek başladı söylenmeye. O konuştu durdu. Anneannemle, ben hiç oralı bile olmadık.
Kulağıma uğultu halinde sesler geliyor. Anlaşılan gelenler hâlâ gitmemişler. Birileri konuşuyor. Ne konuştuklarını anlamıyorum. Gözlerimi açamıyorum. Zaten uyanmakta istemiyorum. Uykuyla uyanma arasındayım. Mutfaktan gelen tıkırtıları duyuyorum. Burnuma kaynamış süt kokusu geliyor. Birden ok gibi fırlıyorum yataktan. Üzerimde ayaklarıma dolanan beyaz ince gecelikle gün ortasında koşarak mutfağa giriyorum. Buzdolabının önündeyim. Kapıda annem hortlak görmüş gibi bana bakıyor. Evde olan diğer kişilerin tuhaf bakışları da umurumda olmadan bir endam bir çalım buzdolabını açıyorum. Tıka basa dolu raflar arasında boş gözlerle geziniyorum. Sonrası koca bir boşluk. Neden buradayım? sorusunu her köşeye yerleştiriyorum. Hevesim de omuzlarım da düşüyor. Annem, durumu kurtarmak adına “Akşama irmik tatlısı için süt kaynatıyorum. Canın çekti ise bir bardak iç. İçine kakao da koyayım, seversin sen,” diyor. Annem, benim ne sevip ne sevmediğimi bilmiyor. Bebekliğimden beri o büyütmedi ki beni. Bir bardak su alıp odamıza geri dönüyorum. Yatağa giriyorum. Odayı süzüyorum. Bu oda küçüldü mü ne? Duvarların cam mavi olan rengi daha da solmuş sanki. Hava soğudu galiba. Ayaklarımı karnıma çekip ısınmak istiyorum. Büzülüyorum. Sokuluyorum sana. Seninle Ankara’ya gittiğimizde çekildiğimiz fotoğrafa bakarken yine uykuya yenik düşüyorum.
Anneannemin yaşına rağmen bitmek bilmeyen enerjisine herkes hayrandı. O gün yol yorgunu olmasına rağmen gelir gelmez dağılmış olan evi toparlamaya başlamıştı. Sehpanın üzerindeki akşamdan kalma bira şişelerini görünce annemle, babama da sövmeyi ihmal etmedi yine. Biliyordum, pek sevmezdi babamı. Kolundaki dövmeler kafasında yer etmişti. Hatta “Boyalı kuş,” diye lakabı bile vardı babamın. Ona kızdığı zamanlarda kıyamazdım, sakinleşsin diye anneanneme sıkı sıkı sarılırdım. Koynuna yaslardım başımı. En rahat yastıktan bile daha yumuşaktı. Bazen ağzından olur olmadık laflar kaçırırdı. “Ah! Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılanın yavrusu,” derdi bana. “Ne demek bu?” derdim anneanneme “Boş ver sen. Kimseye söyleme yeter. Aramızda sır,” derdi. Beni tuhaf tuhaf laflarıyla çok güldürürdü. Hatta Ankara’dan döndüğümüz akşam annemle, babama gezdiğimiz yerleri anlata anlata bitirememişti. Sonra birden mutfağa giderken gözü televizyona takıldı. Ankara’da televizyonda seyrettiği Ajda Pekkan’ı, İstanbul’a döndüğümüz de yine televizyonda görünce “Buraya da mı geldi bu? Nereye gitsem peşimde ayol,” deyince gülme krizine girmiştik hep beraber. Annemin gülmekten gözlerinden yaş akmıştı. “İlahi anne. Sen çok yaşa emi,” demişti. Televizyonda gördüğü her şeyi gerçek zannedip etkisinde kalırdı. Yine bir gün babam koltukta yatarak televizyon da haberleri izliyordu. Anneannem bu sefer de babama dikti gözlerini. Babam fark etmekte geç kalmadı. “Hayırdır Valide Hanım. Bir şey mi oldu?” dedi, anneannem “Koskoca Ali Kırca, haber sunuyor. Sana bakıyor. Hiç yakışık alıyor mu? Sen hâlâ yatıyorsun,” deyince bir kahkaha tufanı daha kopmuştu. Benim anneannem gerçekten çok komik bir kadın.
Kapının “tık, tık” vurulma sesiyle aralandı gözlerim. Bu sefer babam sesleniyor. “Kızım hadi, gel! Halanlar geldi. Kuzenlerin seni soruyor,” ve uyarıyı ekliyor “üzerini değiştirmeyi unutma sakın.” Biraz bekledikten sonra “Tamam,” diye cevap veriyorum. Karanlık odaya bakınıyorum. Akşam olmuş meğer. Pencere hâlâ açık. Desenli tül perde bu sefer sokak lambasının yardımıyla yüzümüzde ışık oyunlarına devam ediyor. Zorla kalkıyorum yataktan. Halim yok. Yanlarında çok oturmak istemiyorum. Usulca parmak ucunda yürüyorum odada. Abajuru yakıyorum. Bilirsin seni rahatsız etmeyi sevmem. Kıyafetlerimi giyip gidiyorum yanlarına. Çok durmam merak etme. Sen yat. Sıkılırım zaten. Gelirim birazdan bekletmem seni.
Bu anneannem âlem kadın valla. Yine bir akşam halamlar bize gelmişti. Babamı sevmediği gibi onları da çok sevmezdi. Hele kuzenlerime gıcık olurdu. Evin içinde koşturmaya başladıkları zaman herkesin içinde “Bunların kıçı yer tutmuyor. Kuduruk bunlar ayol,” derdi anneme. Annem, yazık çoğu zaman arada kalırdı. Ona göre misafir çocukta olsa misafirliğini bilmeliydi. Değişik huyları vardı anneannemin. Mesela ev kalabalık da olsa namazını illa salonda kılardı. Bizimkiler kendi aralarında sohbete dalmışlardı. O namaza durunca kuzenlerimden Ayça, elinde kumanda kanalları gezinmeye başlamıştı. Anneannemin birden ahenkli sesi dua ile karışarak yükselmişti. “Velem yuleeeeeddd… kanalı değişmeeee…. Velem yekûn lehuuuu…ajans başlayacaaaaak… demesin mi?” bizi aldı yine bir gülme. İçimizde tek korkan Ayça olmuştu. Televizyonun kumandasını nereye, nasıl bırakacağını bilememişti. Aklıma bunlar gelince gülümseyerek girdim salona. Herkes tuhaf tuhaf bakıyor yüzüme. Baştan aşağıya süzdüler beni. Anlamadım ki niye baktıklarını. Gittim Ayça’nın yanına oturdum. Her halinden belli çekinerek yana kaydı. Güya bana yer açtı. Sürekli bana bakıyorlardı. Ayça “Nasılsın Sanem?” diye sordu. “İyiyim,” dedim. Halam “Üstündeki gömleğin çiçek desenleri çok güzelmiş,” dedi. Gülümsedim. “Teşekkür ederim. Beğenmenize çok sevindim. Ben de severek giyiyorum,” diye cevap verdim. Ayça gözünü gözümden ayırmıyordu. “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Sor,” dedim. “Neden onun kıyafetlerini giyiyorsun? Anneanneni çok mu özlüyorsun?” dedi. Buz gibi bir sessizlik oldu. Hışımla ayağa kalktım. Yüzüne doğru eğildim. İlk defa ağlayarak “İğrençsin sen, iğrenç” dedim. Ben öyle der demez annem de ağlamaya başladı. Babama “Bak aynı annem gibi konuşuyor,” dedi. Babam bana sarıldı. Sonra anneme dönerek tekrar konuşmaya başladım. “Anneannemle aynıyız biz. Tamam fiziksel özelliklerimiz farklı olabilir ama her ikimizde içimizden geleni direk söylüyoruz. Kızınca biz böyle konuşuyoruz. Sen bilmezsin tabii. Yapacak bir şey yok yani. Hem anneannemin ölmemek gibi bir özelliği var. Onu da bilmiyorsun. Çekmecede çok ilacı var. Saatlerini çok iyi biliyor,” dedim ve sustum. Tekrar oturdum koltuğa. Kimseyle konuşmadım. Televizyona diktim gözlerimi. Aynı o gece olduğu gibi.
“Çok yorgunum çitlembik. Bir halsizlik var üzerimde. Hadi sen banyoya gir. Duşunu al ve hemen yatalım olur mu? Ben ballı sütünü hazırlıyorum,” dedi anneannem. İtiraz etmedim. Televizyonu kapattım. Kocaman bir öpücük kondurdum mis kokulu yanağına. O mutfakta tıkırtılarına devam ederken ben koşarak odamıza gidip kıyafetlerimi hazırladım. Dışarıda esen sert lodos ıslık çalıyordu. Pencereyi açtım. Desenli tül perde uçuşmaya başladı. Sokakta tabelalar ha uçtu ha uçaktı nerdeyse. Bahçe kapısı açık kalmıştı. Kendi kendine açılıp kapanıyordu. Ürktüm, kimse yoktu sokakta. Ama benim yanımda anneannem vardı. Saatte epey geç olmuştu. Annemler de arkadaşlarından hâlâ dönmemişlerdi. Sokağa bakarken dalmışım. Elinde ballı sütle odaya giren anneannemin “Aa! Seni hınzır daha girmedin mi banyoya?” diyen sesiyle irkildim birden. “Girdim, girdim,” diyerek kaçtım yanından.” Ben banyodan çıktığımda anneannem çoktan derin uykuya dalmıştı. Ses çıkarmadan geceliğimi giyindim. Şaşırdım. Anneannem pencereyi kapamayı unutmuştu. Açık kalan pencereyi kapattım. Okul çantamı hazırladım. Sonra saçlarımı taradım. Pencere kenarında annemlerin yolunu gözlerken ballı sütümü ağır ağır içtim. Gelen giden yoktu. Lodos biraz hafiflemişti. Tam yatacakken usulca anneannemin eline dokundum. Yorganın dışında kalan eli soğuktu. Öptüm elini. Belli ki pencere açık kaldığı için üşümüştü. Battaniye alıp üzerini örtüm. Yatağa girdiğimde daha ısınmamıştı. Sırtımı ona dönerek iyice sokuldum. Elini ellerimin arasına alarak fısır fısır “Anneanne eğer beni duyuyorsan bundan sonra sana hridayeş,” diye sesleneceğim tamam mı, ne demekmiş biliyor musun.? Bugün televizyonda duydum. Hintçede ‘Can parçan’ demekmiş. Yarın hatırlamazsan eğer tekrar anlatırım sana. Hadi iyi uykular hridayeşim.”
Ve anneannem o gece meğer kalp krizi geçirerek ölmüş! On yaşındaki ben, sabaha kadar yanında yattım ama anlamadım öldüğünü. Sabah biz uykudan kalkmayınca anlamışlar bizimkiler. Babamın yüzüne bakıp “Hridayeş gideli tam elli iki gün, on beş saat, kırk beş dakika oldu. Çok özledim onu,” dedim. Babam başını salladı. Gözlerini benden ayırmadan “Çitlembik, insan neden çok acı çeker biliyor musun?” diye sordu. Omuzumu silktim. Cevap vermedim. “Düşünmeden bir umudun peşine takıldığı için olabilir mi?” dedi annem. Arkasından “Acaba,” dedi halam. Sonra babam yine devam etti. “Boş umut yoğun acıdan daha tehlikeli olabilir demek ki,” dedi ve sustu. Bu büyükler çok karışık şeylerden bahsediyorlar bazen. “Uykum geldi odama gidebilir miyim?” dedim babama. Derin bir nefes alıp onaylarcasına başını salladı.
Odamızdayım. Burada olduğum zaman daha huzurlu ve mutluyum. Senden başka kimse bu odaya girsin istemiyorum. Zaten sende rahatsız olma diye müsaade etmiyorum. Ne anlatmak istediler bana. Anlamadım. Sen anlatsana. Neyse çok yorgunum. Belli sen de yorgunsun hâlâ. Yarın anlatırsın. Hadi, iyi uykular hridayeşim….