Kabulüm
Kendi kendime soruyorum. Ben sizi seviyor muyum? Şimdi bu da nerden çıktı demeyin. Farz-ı misal oyun deyin. Baştan söylüyorum; Yüz asmaca, kaş çatmaca; aaa mızıkçılık yok! Cevabımdan eminseniz ve sizde samimi iseniz ortada zaten sorun yok. Sadece biraz sabır gerekli. Sabredin. Söyleyeceğim. Yok yok! Ya da şöyle yapalım. Benim kendime sorduğum soruyu bu sefer bana siz cevaplayın. Ama önce anlattıklarımı dinleyin. Söz. İzin veriyorum. Bende verdiğiniz cevabı asla inkâr etmeyeceğim. Biliyor musunuz? İçimden bir ses cevabı çok içten vereceğinizi söylüyor. Bence en baştan başlayalım. Hadi! buyrun yine ayrı ayrı gelin sohbete. Çok ayrıntıya girmeden ortak noktalarınızdan başlayalım önce…
Ne tesadüftür ki! İsiminizin anlamı gibi farklı diyarlarda yaşayan, birbirini tanımayan, iki ayrı kraliçe, bende iki ayrı hece.. Yıllar evvel ikinizlede tanışmam huzursuz ve tedirgin ediciydi. Hatta mecburi…Sezgilerim sizden uzak durmak yönündeydi. Ama siz bir o kadar da insanı kendine çeken süprizlere gebeydiniz… Sizi tanıma evresinde hakkınızda aldığım en önemli karar bu sefer, ön yargılı olmamam gerektiği idi. Size tıpkı bir suya bakar gibi bakmaya çalıştım. Sadece acımı, tatlımı olduğunuz belli değildi. Tadınca anlaşılırdı. Bunu da bana en iyi zaman gösterecekti… Evet. İnkâr edilemez. Karakterleriniz gibi tiplerinizde oldukça birbirine benziyordu. Esmer, kıvırcık saçlı, kısa boylu ve zayıf. İkinizde çok zeki, planlı ve çalışkansınız. Bir yanınız çok masum, diğer yanınız yapılanı asla unutmaz. Sevdiklerini kimseyle paylaşamayacak kadar ketum, onların üzerinde de bir o kadar baskıcı ve otoriter olmakta üstünüze yoktu… Sırlarınızın bilmesini istemez ama herkesin sırlarını bilmek en doğal hakkınızdı. Her ikinizin aileside maddi, manevi türlü problemlerle uğraşıyordu. Siz ise o cenderelerden sıyrılmak, kendi başına bir şeyler başarma arzusu içindeydiniz. Sevgiye açlığınızla kısaca hayata “bende varım” çığlıklarıyla meydan okuyordunuz. Eğer hayat size çelme takarsa yeni başlangıçlar, yeni düğümler farklı şehirlerde başlanabilirdi. Hiç önemli değildi. Öyle de yaptınız. Orta noktanız ben ve İstanbul’du. Benim kurulu olan düzenim bana sizin yaptıklarınızı yaptırmadı. İnanın azminize hayranım… galiba aynı şartlarda olsaydık ben yapamazdım. Zamanla iyi ve kötü günlerde yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Kapılarımız her daim birbirimize ardına kadar açıktı. Beklenmedik sorunlarda ilk birbirimizi aradık. Akıl danıştık. Yeri geldi birbirimizin dertlerine çözüm olduk. Başarılarımızla gurur duyup, sevinçlerimizde ortaktık. Kendi söylemlerimizle aslında “biz deliler” birbirimize iyi geliyorduk. Kardeş değildik. Evet ama birbirimizin seçtiği kardeşler olduk. Nasıl insanlar birbirine görünmez bağlarla bağlıysa biz de öyle bağlandık… Sonra ne oldu bize, ya da size? Yahut bana. Ne mi oldu? Birbirine bağlı olan bağlar, eskimeye yüz tutmuş kemanın telleri gibi gerilmeye, acı acı sesler çıkartarak kopmaya başladı. Herkes zamanla değişmeye, kendi dünyasında iyi kötü biçimde evrildi. Emeklerle gelinen yollarda ayrışmalar başladı. Manevi dostluklar bir şekilde maddi, manevi çıkarlara dönüştü. Kıskançlıklara ket vurulamadı. Engellenemeyen başarılar hazmedilemedi. Birbirine üstün gelmeler, çekememezlikler aldı başını gitti. Sonra yeni kurulan düzenlerde birinin emir eri olmasına karar verdiniz. Farklı zamanlarda ikinizde beni seçtiniz. Bunu nasıl becerdiniz. Gel gelelim bir şeyi atladınız. Siz benim fikirlerimi, karakterimi, yürüdüğüm yolun sizden farklı olduğunu görmezden geldiniz. Kısaca siz beni bütünümle unuttunuz. Sohbetler yabancılaştı. Sadece başınız dara düşünce aramalar başladı. Ben dara düşüp arayınca o telefonlar açılmadı. Bahaneler sıralandı. Yalanlar bahanelerin arasına sıkıştırıldı. Tahminlerimden uzak olan “yok canım, olmaz, daha neler” dediğim dedikodular, oya gibi ince ince işlenen iftiralar başı çekti. İşler ters giymeye başlayıp, türlü sorunlar ortaya çıktıkça yerini içten büyük hazla çekilen “ohh”lara bıraktı. Sayesinizde ummadığım çok kazıklar yedim. Unutmadım. Kenara koydum. Hoş hiçbir kutsal kitapta ve yaşanmışlıklarda insanları üzen, kullanan ve kötülük yapan kişiler için mutlu ve rahat yaşadıklarından söz edildiğine rastlamadım. Herkesin mutlak karşılık aldığına rastladım. Yani iyiye iyilik, kötüye ise kötülük…Kabulüm. Hata bendeydi. Mesafeleri kaldırdım. Yanlışları görmezden geldim. Düzelir dedim. Yalanları yuttum. Kırılmayın diye gerçekleri yüzünüze bir bir vurmadım. Siz bana gülerken ben ağlayarak uykusuz kaç geceler geçirdim. Sadece içten yakarışlarımla arşı alaya “ben bunları hakketmedim” diye feryadımı saldım. Anlarsanız eğer gönlüm derin küstü. İnanın kendi içimde tüm haklarımı helal ettim size. Eskisi gibi kızmıyor ve teşekkür ediyorum. Sadece bir merak kaldı bende. Ben neyi anlamadım. İlahi düzen bana ne anlatmak istedi. Birbirinizi tanımadan, farklı zamanlarda, benim hayatıma nasıl birbirine birebir benzeyen tatlar bıraktınız. Bilemedim. Doğrusu hayret verici. Yoksa siz bu ilahi düzende benim hayatımda bir tesadüf mü, yoksa tevafuk muydunuz? Evet! Evet! Aklımın başına gelmesi için Tevafuktunuz. Anladım ben geç öğrendim. Göreviniz tamamladı üzerimde.
Kaldırın başlarınızı ve gözlerinizi. Hadi çekinmeyin söyleyin. Ben sizi seviyor muyum? Söz verdim. Cevabınızı inkar etmeyeceğim. Cevabınızda siz de benim hatalarımın kabulüsünüz.
O zaman yanlış anlamaya mahal vermek istemem. Özür dilerim sevgili görümcem ve sevgili en yakın arkadaşım. Kendinize ve bana son bir iyilik yapın. Artık ayağınızı değil, yüreğinizi denk alın. Siz beni, size inanmışlığımla sınadınız. İşte tam da bu noktadan, evet evet tam bu noktadan geri dönüş olmuyor eski düzene…