Kahve Lekesi

“Handan! Kahve hazır değil mi daha? Geç kalacağım bak,” diye söylenerek geldi annem mutfağa. Telaşlı. Her cumartesi sabahı olduğu gibi kahvesini hızlıca içip, torununu almak için düşecek yollara. Üstelik daha kahvaltı bile yapmadık. Kahvesini içerken ağzı yanıyor resmen. “Tamam. Sakin ol biraz,” dedim duymadı. Kendi kendine “O yerden bitme şeytanın arka bacağı kız, laf vurup sinirlerimi zıplatmasa bari,” diye söyleniyor yine. “Anne, o da çocuk yapma,” dedim dinlemedi. “Başımıza onca işi açarken hiç çocuk gibi değildi dimi?” derken birden kahvesini döküverdi masaya. İkimizde kahve lekesine baktık. Söylenecek çok şey vardı ama sesimi çıkarmadım. Ben hiçbir şey olmamış gibi tezgâha yönelip kahvaltı hazırlamaya koyuldum, o ise “Sen kahvaltıyı hazırlayana kadar babanda kalkar. Bizde yetişiriz size,” diyerek çıktı evden. Sinirle lekeli masa örtüsünü toplayıp kenara fırlattım. Aklım kahve lekesinde. Nasıl çıkacak. Aman nasıl olsa annem gelince halledecek.

Kahvaltı masası hazır. Balkona geçtim oturdum. Babam hâlâ uyuyor. Kaldırmadım. Herkesi beklerken bu sefer aklım kahve lekesinin hatırlattıklarında. Düşünmek istemiyorum olanları. Onca yaşananlar aynı bu kahve lekesi gibi üzerimizden çıkmıyor. Sıkıntıların üşenmeyip hepsinin ar darda geldiği zamanlar işte. Daha doğrusu çıkarılmıyor akıldan. Tabii ya! İlk ben, eşimden boşanma kararı alarak geri geldim eve. Yok, yok! Halamlarda kalan dedem ve babaannemin yeni geldiği zamanlardı. Doğru. Dedem halamlarda rahat durmamış, bizimkiler de çareyi bize alıp getirmekte bulmuştu. Hoş bizde de rahat durmuyordu. “Yaşlılıktan,” diyordum ben. Ama babaannem “Ben, onun gençliğini de bilirim. Ne lafı biter ne sözü. Babanızda ona benzemiş işte,” diye söylenirdi kadıncağız. Babamda hiçbir şeye karışmaz sadece olan bitene söylenirdi. Annem ise hem dedemlerle uğraşırdı hem de bizlerin sorunlarını çözmeye çalışırdı. Sıkıştığında amcam devreye girerdi. O da olayları kendine dokunmayacak, yaşlıların onun evine gitmeyecek şekilde çözüm bulurdu. Yani kısa gün karı devredeydi her zaman. Arkasından Şafak Ablam geri geldi eve. Kucağında bir çocuk, karnında da bir bebekle. Meğer kocası gece arkadaşlarıyla dışarı çıkmış. Gecenin sonunda eniştemin arkadaşı bıçaklanmış. Oracıkta ölmüş gencecik adam. Salak herif! Korkmuş. Saldıranlara karşı kendini korumak için yere fırlayan bıçağı tutmuş. Arkasından hop hapse gir. Aklanana kadar al sana geçti mi altı ay. Hey gidi hey! Annem boş kaldığından otururdu bu balkona, nerden nasıl sıyrılacağımızı düşünüp dururdu garibim. Yine bir gün kahve istedi. Şafak Ablam yaptı getirdi sağ olsun. Dertleşiyordu bizimle. Nasıl yaparız, nasıl hallederiz? Sonuç hep ‘Ali’nin külâhı Veli’ye, Veli’nin külâhı Ali’ye geçerdi. Ortaya karışık biraz pembe yalanlar serpiştirirdi, kimse duymasın etmesin diye. Sıkı sıkı tembih ederdi bize. “Kol kırılsın, yen içinde kalsın.” Ama nerde yine de bir şekilde duyulurdu. Babamla, dedem ayaklı gazete gibilerdi.

Bilemedik. Bizim dertlerimiz solda sıfır kaldı. Asıl son golü en küçüğümüz Altan attı. Dertleştiğimiz gün ikindi vakti ardı ardına kapı zili çalmaya başladı. Annem yine telaştan dökmüştü kahveyi üzerine. Koşa koşa kapıyı açmaya gittik. Bir de ne görelim? Altan, kendi gibi on yedi yaşlarında karnı burnunda genç bir kız ile kapıda. Hepimiz şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk. Kızı tanımıyoruz. Ne yapacağımızı da bilemedik. İşin aslı astarı gün yüzüne çıkınca annem bayıldı kaldı. Babamda eve gelince kızılca kıyamet koptu. Altan’ı zor aldık babamın elinden. Amcam yetişti imdada. Kız iddia ediyor “Bebek Altan’dan,” diye. Altan’a soruyoruz “Ben sarhoştum hatırlamıyorum,” demesin mi? Bu sefer amcamda dayanamadı. “Yediğin haltı bilmiyor musun lan sen?” diyerek bir de o aldı Altan’ı elinin altına. Ama ne fayda? Keşke her şey bir dayağa kalsaydı. Yaşadıklarımızın yanında dayak çok hafif kalır, acısı daha çabuk geçerdi. Akşama kızın anası, babası bizim eve baskın yaptılar. “Hayta oğlunuz, kızımıza tecavüz etti,” diye bas bas bağırıyorlardı. “Şikayetçi olacağız. Oğlunuz hapse girecek.” Tehditleri havada uçuyordu. Rezil olmuştuk ele güne. Daha kötü ne olabilirdi bu hayatta. Ummadık taş baş yarmıştı. Neyse ki amcam akıllı adamdı. Kızın babası da lafını bilmez sarhoşun tekiydi. Amcam alttan girdi, üstten çıktı kızın babasını ikna etti. Karar alındı. Bebek doğana kadar bizde kalacaktı kız. Sonrasında DNA testi yapılacaktı. Çocuk Altan’dan ise hemen evleneceklerdi. Olayda bu şekilde kapanacaktı güya. Evin içinde Dallas dizisi çevriliyordu sanki. Ev ev değil Kızılay Çadırı mübarek. Üst üsteydik resmen. Annem sakındıkça son dakika haberleri bizim evden yayınlanıyordu cümle aleme. Neyse. Deldi geçti ama sayılı gün çabuk geçti. Birebir annesine benzeyen esmer bir erkek bebek doğdu. Sakınmadık. Sevdik. Herkeste birbirine alışır olmuştu. Sonrasında Şafak ablam evine döndü. Benim boşanma işi ise hâlâ sürüncemede. Kız küçücük yaşıyla kendinden bir o kadar emindi. Altan’la o kadar uyarılara rağmen bildiğiniz evlilik hayatı yaşıyordu. Ne annem, babam ne de biz bu kıza bir türlü ısınamıyorduk. Biraz maddiyattan birazda ele avuca gelsin derken bebek sekiz aylıkken DNA testini yaptırabildik. Nihai sonucu bekliyorduk. Bizimkiler sonucu alıp geldiklerinde suratlar beş karış döndüler eve. Babam çok hırslıydı. Aylardır bizim diye baktığımız, her şeyden bir haber bu bebek, DNA neticesinde yüzde doksan dokuz Altan’ın bebeği değilmiş meğer… Tam kurtulduk bu beladan derken “Seni küçük şeytan! Kimden bu çocuk,” diye babam kıza bir tokat attı. Tutmasak maazallah elinde kalacaktı neredeyse… ama kız gerçekten şeytan çıktı. Babam tokat atar atmaz utanmaz “Hamile kadına vurmaya utanmıyor musun, demesin mi?” Babamın o an aklını yitirdiğini sandım. Amcamla, annem kızı alıp hemen babasının evine götürdüler. Bu sefer bizimkiler şikayetçi idi. Polis girdi devreye. Kız Nuh dedi peygamber demedi. Çocuğun babasını sır gibi sakladı. Birinci şüpheli ortalardan kaybolan kızın kendi babası olsa da bugün hâlâ araştırılıyor. Bizim açımızdan ise yine sancılı bir süreç daha devam edecekti.

Evimiz nasıl dolduysa, bu sefer teker teker gelenler gidiyordu. Şafak Ablamla boşalmaya başlayan evimizde sıra tonton yaşlılardaydı. O kadar strese ve utanca dayanamadılar. Amcamın evine gittiler. Aslında annemin yükleri ben hariç tek tek iniyordu sırtından. Tam düzelecek, rahata ereceğiz derken o şeytanın arka bacağı kız, Altan’a ikinci golünü attı. Gerçi tüm suç o kızda değildi ya. Neyse...Bu kez Altan’a benzeyen, sarışın bir kız bebeği geldi dünyaya. Tecrübeden olsa gerek tövbe tövbe! DNA için çok beklenmedi. Bebek doğar doğmaz, bir hafta içinde yapıldı test. Nasıl diğer bebek günahsızsa, bu günahsız Melek, Altan’ın kızıydı. Ama biz ne kadar sahip çıksak da yeni doğduğu için bebeği alamadık şeytanın elinden. Oysa bebeği bize hâlâ kullanmaya devam ediyor. Altan’da okul falan bahaneleri ile birçok kez ertelenen askerliğini yapmaya gitti. Annemde her hafta cumartesi günü meleğimizi almaya gidiyor işte... Ne iğne deliği günlerden geçtik. Bitti gitti şükür.

Balkonda babamın "Annen daha gelmedi mi?” demesiyle irkildim birden. Topu topu gidip gelmesi taş çatlasın bir saat sürer ama nedense gelemedi. Trafiğe takıldı muhtemelen. Babam dayanamadı. Başladı telefonla annemi aramaya. Annem açmadı. “Yakınlarda demek gelmek üzere,” dedim. O gelene kadar oyalansın, ağzımızın tadı kaçmasın diye tavşan kanı çay koydum babama. Vücudum titredi bir an kan deyince. Niye kapının zilini sürekli çalıyorlar. Bardak elimde ne yapacağıma karar veremedim. Gerçi başımıza iş açacak kimse kalmadı ama yine de sevmiyorum bu kapının böyle çalmasını. Bir gün parlayacağım birine bakalım ne gün. Yüreğim ağzıma geliyor her defasında. “Geldiler bence. Hadi! Sende gel, kahvaltı hazır,” diye seslenerek açtım kapıyı. Karşımda mahalleden komşumuz nefes nefese. “Yetişin!.. Yetişin!... Canan abla… İki alt sokakta. Yetişin,” dedi. Babam duyar duymaz yalın ayak fırladı sokağa. Arkasından bende. Kalabalığa doğru koştuk. Herkes annemin etrafında. Kaldırıma yığılmış kalmış. Kan revan içinde canımın cananı. Babam annemi yarı kucağına aldı. “Canan! Canan,” diyor başka bir şey demiyor. Uzaktan gelen Ambulans sesini duydum. Anne! Dayan bak geldi ambulans. “Çocuk...çocuk...” dedi. O iyi merak etme... Sende iyi olacaksın desem de gözleri sanki beni görmüyor mu ne? Konuşturmaya çalışıyorum duymuyor gibi. Anne! Hadi... sahi söylesene... kahve lekesi çıkar mı.? Hadi, söylesene. Sadece zar zor gülümsedi yüzüme. Son kez canımın cananını…