Kırık Yansımada Sırlı Anılar
“Dur,” dedi, “Dur! Her halükârda geçerim seni.”
“Yine bir işi beceremedin?” diyordu zihnindeki susmak bilmeyen kızgın tını, “Yine bir işi beceremedin?” Bal rengi gözlerini alışılagelmişle kaçırıp, kızıl renk saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. Çatı katında inziva vaktiydi. Hasat mevsiminin ikindi güneşi, pembe batıya doğru usulca kayıyordu. Çatının küçük penceresinden incecik ışık demeti zorla içeriye süzülmüş, havada asılı tozlar açığa çıkmıştı. Derya, tahta zeminde bağdaş kurarak oturuyordu. İşaret parmağındaki inatçı kesiğe yara bandını yapıştırırken gerildi. Yüzüne vuran ışığa gözlerini kısarak bakıp, hissettiği garipser izlenimin sahibine, “Evet beceremedim! Sana da eğlence çıktı işte?” diyerek homurdandı. Gayri ihtiyari eline aldığı cilalı, sırlı camın kırık parçasına bakışları iliştiğinde yüzünün diğer yarısı yoktu.
Derya oturduğu yerden elleri titreyerek kalktı. Zemine yaydığı irili, ufaklı kırıkların etrafından dolaşıp o küçücük pencereye yanaştı. Başını hafifçe arkaya doğru attı pervaza yaslandı. Çığlıklarını bırakarak arka arkaya kaçan kuşlar önünden geçip gidiyor, onun ise uçmaktan yoksun kırık kanatları üşüyordu. Derince aldığı soluklarını, “Bir… İki… Üç… Dört,” diyerek ona kadar saydı. Alt katta oyun oynayan kızının, “Beni yakalayamazsın ki,” oğlunun, “Şimdi yakaladım,” diyen gülüşmeli seslerini işitti. İçli tebessümü dudaklarına yayılmış, gözlerinde biriktirdiği nem kirpiklerini ıslatmıştı. Ardından, “Sessiz olun biraz ya! Abartınız he,” diyen eşi Aydın’ın çıkışını duydu. Kaşlarını çattı. Kafasını sağa sola sallayıp, “Geç kaldın başçavuş,” dedi, “Geç kaldın.”
Ev halkı Derya’nın haline alışıktı. Çatı katına kapadığında kimse onu rahatsız etmezdi. Epeydir; gün devrilmeye yakın buraya çıkıp, cilalı ve sırlı kırık parçaları özenle birbirine yapıştırırdı. Bazen uygun parçaları bulmakta zorlanıyordu. Oysa tortulu döküntüler yıllardır açılması yasak olan bir çuvalın içindeydi. Derya yasaklı çuvalı ceviz ağacından yapılma, oyma desenli bir sandıkta saklıyordu. Kutularda biriktirilen eski kitaplar… Boyası dökük duvarı kapatmak için yan yana dizilen ıvır zıvır eşyalar… Hepsi toza bulanmıştı. Derya senelerce çuvalı ne çöpe attı ne de el sürebildi. Ta ki uykularını bölen o ses, “Hangi işi yüzüne gözüne bulaştırmadan yapabildin ki bunu yapabileceksin,” diyerek kırık döküklüğünü ona hatırlatana denk. Sırf o ses başından defolup gitsin diye birleştirmeye karar verdi. Her bir kırığı çuvalın içinden tek tek çıkarıp tahta zemine yaydı. Nasıl olsa buraya örümcekler ara ara ziyaretçisi olan kabuklu siyah böcekler, tel tel ayaklarının çokluğuna kapıldığı kırkayaklar dışında başka giren çıkan yoktu. Şimdi başına dert açan kırıklar ve çuvalın içinden çıkan altın sarısı silindir kapağın içinde fıstık yeşili görünümlü kırmızı ruj ile baş başaydı. Sırlı cam sırrıyla, fıstık yeşili görünümlü ruj kırmızısıyla, Derya ise kendinde sıkışıp kalmıştı.
Bazen keskin sivri uçlu parçalar, parmaklarına acımadan kesikler atsa da Derya dayanıklıydı. Akan kanı yanındaki ıslak beze siliyor ya da parmaklarını emerek sorunu ortadan kaldırıyordu. Derya koyu kırmızılığı akıtmaya bez de lekesine alışıktı. Bu iş umduğundan uzun sürünce, eşi Aydın başçavuş edasıyla, “Yenisini alsana, kırık parçalarla niye uğraşıyorsun ki,” diye söyleniyordu. “Ne kadar kolay bilmeden konuşmak.” Halbuki kendi kendine söz vermişti. Parçalar birbirine kavuştuğunda asıl sahibine geri verecekti. Derince nefeslendi. Şimdi bakındığı gökyüzü yıllar öncesindeydi. Genç kızlığı kendi zamanında uykuda boğuşuyordu. Çığlıklar atıp, içindeki genç kıza sarılmak isterken gözlerini sımsıkı kapadı. Sırtını güneşe dönüp, dünyasını o zamanlardan kaçırmak istese de karanlığı önüne lime lime düşüyordu. Bir, iki adım attı kırıkların arasında yere diz çöktü. Yerden eline büyükçe bir parça aldı. Bir daha geri dönmeksizin yürüdüğü yollar tüm dikenleriyle önüne seriliyor, cilalı, sırlı camın kırık süreçleri ayazlığıyla belleğinde yeniden canlanıyordu.
Lise sondaydı. Annesi lise hayatı boyunca iki kere okuluna uğramıştı. Mahalledeki kızların, “Bacakları sütun gibi vallahi,” diyerek kızının arkasından konuştuklarını duymuş, okuldaki voleybol takımına girdiğini öğrenince de baskına gitmişti. Annesi, kızının voleybol oynayıp, bir de onu kısa şortla görünce, “Vay! Baldır bacak her yerin meydanda, bu halde ortalarda dolaşmaya utanmıyor musun?” diyerek okulda kıyameti koparmıştı. Derya, “Etekle oynamayı unutmuşum anne,” deyince annesi, “Evde gösteririm sana etekle oynamayı,” dedi. Eve gittiklerinde bir daha voleybol oynayamasın diye bacaklarını vura vura morarttı. Sonrasında Derya okuldaki tiyatro kulübüne katıldı. Annesi bu kez de provalarda yakalayıp, “Anladım senin derdin bizi el aleme rezil edip, arkamızdan güldürmek,” diyerek ortalığı ayağa kaldırdı. Derya, “Ne güzel gülsünler işte! Demek ki güldürebiliyorum, başarılıyım yani,” dediyse de annesi, “Evde gülmeyi gösteririm ben sana,” dedi. Eve gittiklerinde kızının yanaklarına beş kardeşi indirdi indirdi. Yetmedi arkasından okul hayatını bitirdi. Babası, kızına, “Yüzünün haline ne böyle?” diye sordu annesi, “Dersleri kafası almıyormuş, okulu bırakmakta neymiş dedim bana terslendi. Gideceksin dedim, gitmem dedi,” yalanını uydurunca konu temizinden kapanmıştı.
On sekiz yaşlarındaydı. Bir zaman sonra ailesi geçim sıkıntısına düşmüştü. Babasından ve abilerinden zar zor izin çıkınca konfeksiyonda işe başladı. Okul mevzularından sebep mahalledeki kızlarla konuşmuyor, böylece arkasından kimse kötü laf edemiyordu. Annesinin göz bebeği doğru yoldaydı. Derya’nın küçüğü onun bu halleriyle dalga geçerdi. Sürekli, “Kafanı kullanamıyorsun, aptalsın,” diyordu. O öyle konuştuğu zaman annesi, kardeşini terslemez hatta sesini çıkarmazdı. O da kendini savunamazdı. Kardeşi yedi yaşına kadar penisilin iğnesinin yanlış vurulmasından dolayı yürüyemediği için annesi ona kıyamazdı. Sonra düzeldi ama annesinde o günlerin izi kalmıştı.
Gündüz gözü rüyalarına giren sesi yine duydu. Aynı görüntü gözlerinin önündeydi. Bir gece rüyasında gündüz vakti sokakta yürüyordu. Arkasından o sesi duydu. Dönüp baktığında etrafında kimse yoktu. O ürkütücü tını dile gelip, “Dur,” dedi, “Her halükârda geçerim seni,” derken korkuyla sıçramıştı. “Ne alıp veremediği varsa benle. Sürekli tehdit savuruyor.” Duyduğu sese başını sallayarak karşılık verdi, “Bekle! Bekle! Elbet sıra bana da gelecek.”
Elindeki büyük parça ha yerleşti ha yerleşecekti. Derya, “Ah,” diye cılızdandı. Kırıklardan biri parmağına batmıştı. Kanı görünce aklına geçmiş takıldı. İşe gidip geldiği zamanlardı. Yeni usta başı girmişti işe. Adı Aydın’dı. Yüzüne gülümseme yerleşti içinden, “Nasıl yakışıklı nasıl tatlı dilliydi,” dedi. Sonrasında flört etmeye başlamışlardı. Yalnız Aydın’ın yaşı Derya’dan büyüktü. Annesine arkadaşından bahseder gibi anlatıp nabzını yokladı. Annesi, “Sakın ha! Sen böyle işlere kalkışma,” diyerek azarlamıştı. Nasıl sakın ve sakin arasında tek bir nokta farkı varsa o da ara soğusun diye bekledi. Aydın bir zaman sonra ısrarla, “Evlenelim,” demeye başladı. Ona da anlatmıştı durumu, “Bizimkiler aradaki yaş farkından dolayı karşılar,” demişti. O zamanda Aydın, “Kaçalım,” diye ısrar etti. Derya teklifi kabul etmedi. Ne olursa olsun annesini üzmek istemiyordu. Babası ve abileri, “Bir kıza sahip çıkamadın,” diye canını yakarlardı. Her şeyi zamana bıraktı. Maaşını aldığı bir akşam işten çıkıp köşedeki parfümeriye uğradı. Tezgahtar kız, “Yeni rujlar geldi. Uzun süre de dayanıyor,” dediğinde Derya dayanamayıp bir tane aldı. Bilen bilirdi. Ruju açtığında dışı fıstık yeşili görünen ama dudağına sürdüğünde kırmızı renk belirenlerdendi. Evde el, ayak çekildiğinde Derya boy aynasının karşısına geçti. Hevesle tam ruju sürüyordu annesi odaya daldı. Derya’nın küçüğü onu ispiyon etmişti. Annesi açtı ağzını yumdu gözünü. “Yaşın küçük amacın ne senin?” diye bağırıyordu. Derya tutamadı kendini birden eli ayağı titreyince annesine bağırmaya başladı. Boy aynasından birkaç adım uzaklaştı. Sinirle elimdeki ruju aynaya fırlattı. Ayna çatlamıştı. Derya hızını alamadı. Kol çantasından parfüm şişesini çıkardı onu da doğruca aynaya fırlattı. Ayna da parfüm şişeside param parçaydı. Annesi, kızını ilk defa böyle görüyordu. Fazlasıyla sessizdi. Derya, annesinin bayramlık ağzının açılmasını beklerken annesi kızının gözünün içine baktı, “Çeyizin dağıldı, topla çeyizini,” dedi ve hışımla odadan çıktı. Annesinin sözleri Derya’nın yüreğine oturmuştu. Elindeki kesikler ise kimsenin umurunda bile değildi. İşte o gece bahçeden aldığı çuvala elleri kesikler içinde kırık ayna parçalarını yerleştirdi. Ertesi sabah konfeksiyona gittiğinde Aydın’a olanı biteni anlattı. Aydın, “Kaçalım! Gidelim! Eninde sonunda affederler bizi,” dediğinde bu defa Derya teklifi kabul etti. Aydın her şeyi planlamıştı. Derya birkaç gün sonra yine işe gider gibi evden çıktı. Tam bahçe kapısını kapatırken gözü kenarda duran çuvala takıldı. Çuvalı çöpe atmak için geri döndüğünde annesi kapıdan, “Hayırdır çeyizini de mi alıp gidiyorsun?” diye seslendi. Derya annesine kırgınlıkla bakıp sadece, “Evet,” diyebildi. Annesi, “Al götür, kırıklarını dahi istemem. Onlar kadar işe yaramıyorsun zaten,” derken kızının canını bile isteye yakıyordu. Derya o sözleri duymazdan evvel kararından vazgeçebilirdi ama o çeyizini de yanına alıp her gittiği yere taşıdı. O günün gecesinde yine rüyasında aynı belirsiz görüntü aynı kızgın tını dile geldi “Dur,” dedi. “Her halükârda geçerim seni.” Derya, “Geç, ne bekliyorsun?” diye cevap verdiğinde kızgın tını, “Arkandan konuşulanları dinlemek hoşuma gidiyor,” diyerek katıla katıla gülmeye başladı. Derya yine uykudan kan ter içinde sıçradı.
Büyük parçalar bitti. Derya’nın parmaklarındaki yara bandı çoğalmıştı. Böyle giderse umduğundan önce bitirebilirdi. Geçmişten kopamıyordu. Aydın onun kurtuluşu olmuştu. Ne derse yapıyor diye o da onun her dediğini yapıyordu. İşin aslı astarı, kişiliği zamanla farklı şekillerde tezahür etti. Derya kaybetme korkusu yüzünden her türlü eziyeti kabul eder hale geldi. Arkasını yaslayacak kimsesi olmayınca öyle ya da böyle tek sevgi gördüğü kişiyi kaybetmeyi göze alamadı. “Birbirimizi çok seviyoruz,” diyerek kaçmıştı ama evli ve iki çocuk babası olduğunu bilmiyordu. Aydın, “Boşanacağım,” dediyse de boşanmadı. Üstelik başka memleketlerde yaşadıkları için o bu durumu kaçtıktan bir sene sonra öğrendi. Aydın’ın abisi evlerine ziyarete geldiğinde ağzından kaçırmıştı. Derya bilmeden kendi elleriyle kendini yakmıştı ama Aydın’ın yüzünde astar onda da geri dönecek yüz kalmamıştı. İkizleri üç yaşına geldiğinde ev ahalisinden haber aldı. Konfeksiyondan bir arkadaşı arayıp anlatmıştı. Ailesi çok aramış fakat ulaşamamıştı. Sonunda sora sora başına gelen her şeyi öğrenmişti. İkizlerinin olduğunu duyunca da sessiz kalmışlardı. Özellikle annesi, Derya’nın arkadaşıyla haber salmıştı, “Eğer mutlu değilse geri dönsün.”
Ayna bitmek üzereydi çok az kalmıştı. Sabırsızlıktan solukları derinleşip sıklaşıyordu. Arada sırada gelen öfke nöbetlerinden dolayı eşi de eskisi gibi sataşamıyordu. Bir kere karışacak oldu. Derya elindeki büyük ayna parçasıyla avucunu parçalayıp, kanının kendi üzerine sıçradığını görünce durdu. Eşi ısrarla, “Sizinkilere gidelim,” demeye başladı. Belli ki paraya sıkışmıştı. Aydın sekiz ay çalışıyor dört ay yatıyordu. Kendisinin lafları efkâr etmiyordu. Aklı sıra çocukları işledi. Yumuşak karnını iyi biliyordu. Derya keskin parçalara bakıp kendi içine döküldü, “Son iki parçayı da yerleştireyim kırmayacağım çocukları karar verdim gideceğiz. Tek sorunumuz boy aynasını tekrar kırmadan götürmek olacak.”
Kırık dökük ayna nihayet parçalarına kavuşmuştu. Derya aynanın karşına geçti. İş görür ya da görmez umurunda değildi. Tek derdi emanetin yerini bulmasıydı. Aynayı önce ince bir battaniyeye sardı. Üzerine kartonları koydu. Sonra balonlu naylonla çevreledi. Koli bandıyla iyice sarıp sarmaladı. Kırık mırık ayna kazık aleyhi selama dönmüştü. Kızgın tını dile geldi, “Dur! Her halükârda geçerim seni biliyorsun,” dedi. Derya tehdidi yemedi. Bu kez kendisi kahkaha atıp kızgın tınıya karşılık verdi, “Geçemezsin, boşuna çabalama. Ben ne yana dönersem döneyim aşağıda kalmaya mahkumsun. Bekle beni geliyorum.”
Ailesinin kapısını çaldığında akşam ezanı okunuyordu. Kapıyı açtığında annesi yıllar sonra kızını karşısında görünce dondu kaldı. Derya’nın ikizlerinden kız olanı yolda uyumuştu. Annesine, “Anne çocuğu kucağımdan alsana,” dedi. Annesi itiraz etmedi. Kızına sesini dahi çıkaramıyordu. Derya eve girdiğinde önce babasının sonra da annesinin elini öptü. Annesi böylelikle ilk torununu kucağına almıştı. Derya annesinin yanına oturdu. Annesi iç çekerek bir kızına bir torunlarına bakıyordu. Derya ilerleyen saatlerde elinde sarılı kazık aleyhi selamla eski odasına geçti. O sırada annesi, kızına nasıl kırıldıklarından, onları ne kadar üzdüğünden bahsediyordu. Derya, annesi anlatırken konuşmasının ardı arkası kesilmeyecek sandı. Hiçbir şey değişmemişti. Annesi konuşuyor, Derya getirdiği paketi açmaya çalışıyordu. Annesi merakla, “Bu ne?” diye sordu. Derya son ince battaniyeyi açmak üzereyken birden duraksadı, “Hatırlamıyorum ama bir yerde okumuştum. Biliyor musun bir kadın hayatı boyunca altı gram ruj yutuyormuş? Peki anne sen desene bana, bir kadın hayatı boyunca kalbine kaç keskin kaç sırlı dert sığdırabiliyor? Neyse anne neyse çok beklettim seni tanıştırayım,” deyip ince battaniyeyi fırlattı attı. Ardından annesinin gözlerinin içine dalıp haykırdı, “Söylesene anne söylesene! Ben bu kırık dökük ayna mıyım? Ben kimim ya da ben var mıyım yoksa ben bir hiç miyim?”