Kıtmir

Birazdan şafak söker; zuhur eder toprağa. Tan yeri kızıllığını titretir, güneş sabırsızlanır tepelerin ardında. Sarı sıcak ışık, iğne iğne yüzünü gösterdikçe tabiat anaya, ılık yel kıskanır; Çukurova’nın o kızıl kahve toprağını başlar uyandırmaya. Biz yeşilin tonları arasında bembeyaz, boylu boyunca uzanırız tarlalarda.

Çadırlarında uyuyan ırgatları uyandırmak için gelir birazdan Elçi Ayna Selahattin. Hasat zamanı, geceyle gün eşiğinde omzunda mavzer, yanında çavuşlar, çadırlar arasında “Kalkın!” diye bağırarak dolaşır durur. Uykuya doymamış gözler, onun sesiyle açılmaya mecbur. Az sonra yakın köylerden kamyonlara ya da traktör römorkları arkasına sıkıca istif edilen kadın, erkek, çoluk, çocuk demeden gelecek ırgatlar. Balyalar gibi yol kenarına bırakılırlar. Bundan sebep bugün beyin forsu hiç eksik olmaz. Ağası Gâvur Ali’den, aldığı emirleri sıraladıkça ırgatlara, sanır kendini küçük bir tanrı.

Herkesten evvel, gün aymadan bebeler koca sineklerle boğuşmaktan ağlayarak kalktılar. Çoğu kadın, sabah ayazında kucağında bebeleri, çadırlarının önünde çalı çırpı tutuşturdu. Genç kızlar, analarıyla oyalanmadan sac üzerinde yufka ekmekleri çevirdi. Üzeri karıncalardan arındırılmış, sıcaktan kendini salan tereyağını yalandan ekmeklere sürdüler. Üzerlerine biraz tuz serpip alelacele yemeye koyuldular. Sonrasında kadınlar, bebeleri sırtlarına sıkıca bağladı. Korkudan çadırlar da bebeleri bırakamazlardı. Ya yılan sokar ya da sinekler kanlarını emerdi. Erkekler, küçük çocuklarla ırmaktan tadına alışamadıkları suyu aldılar. Hep beraber önlükleri taktılar. Haralları da yanlarında girdiler aramıza. Bizim için toprağa veda vakti, onlar için ise yakalarına yapışan yoksullukla, topraktan ekmek çıkarma kavgası başladı.

Gâvur Ali, çiftliğinde çamların arasına çoktan kurulmuştu. Halep’ten getirdiği altın işlemesi nargilesini yaktırmıştı bile. Çiftliğin ön tarafındaki tarlada, karaltıya dönüşen ırgatları keyifle seyrediyordu. Sadık elçi Ayna Selahattin, arada yanına gidip her ânın hesabını veriyordu. Harran’dan, yeni gelen ırgat kısmını anlatıyordu ağası Gâvur Ali’ye. Ağanın gözüne iyice girmek için çavuşlara, akşam eğlence hazırlıklarının tez başlaması emirini verdi. Sonra yine ırgatların tepesine zebellah gibi dikildi. Arada ağanın akşam mezesi olacak güzel bakir kızlara bakınıyordu. Bulduklarına ne olacaktı ki bir geceden, ırgat kısmının asilliği mi vardı sanki kaybedecek? Zaten can korkusundan kimse sesini çıkaramazdı. Çoğu köylü, namusları elden gitmesin diye Gâvur Ali’nin ve yanındaki itlerin zulmünden göç edip giderdi. Biz yaşanılanların sessiz tanıklarıydık. Irgat kısmının kadın, erkek fark etmez; alın yazıları kömür karası ile yazılmıştı. Asillikte aralarındaki fark en basitinden ırgatlar, tabanı delik kara lastik giyer, yeryüzünün kutsal tanrıları ağalar ise uzun mahmuzlu çizme ve ipek gömlek giyerlerdi. Bilmiyorlardı köylüler, uyanamadıkları bir rüya aleminde boşuna hayal kuruyorlardı. Sanki Mesih gökyüzünden inecek, karanlığı yarıp onları kurtaracaktı. Umut işte! Onlar sadece korku masalının içinde ölüm saçan kutsal zincirlerle ağalarına bağlıydılar. Gerçi biz de farksız değildik ırgatlardan. Aynı toprakta hele de bu zalimin topraklarında ak kozalardan koparılmak vardı sonuçta. Gerçi bizimki kurtuluştu belki de…

Harranlı genç ırgatlar, bizden önce kozasından tek tek ayrılan pamukları, harallara sıkıca basarak çavuşlara teslim ediyor, beraber çetele tutuyorlardı. Diğerlerine göre elleri daha çabuktu. Daha öğle paydosu olmadan, kişi başı 25 kilo pamuk toplamışlardı bile. Az ötede çavuşlardan biri birden mavzerini ateşlemeye başladı. Korkudan herkes gibi ak pamuklar da sarsılarak başlarını eğdiler toprağa. Sıcak bastırdıkça ırgatlardan birinin etrafını kertenkeleler sardı. Sanki İbrahim’in, yanan ateşini harlamaya çalışır gibi gökyüzünü saran ateşi üfleyerek onun bedenine yayıyorlardı. Dayanamamış garip. Az ilerdeki ırmağa gitmek için işini terk etmiş meğer. Yasaktı oysa. Gidemezdi. Bu tarla başka ağaların tarlaların da çalışmaya benzemezdi. Adı üstünde; Gâvur Ali’nin tarlasıydı burası. Herkes istediği gibi hareket edemez, düzen bozamazdı. Düzen bozan, hemen oracıkta ya tokadı yer ya da falakaya yatırılırdı daha da olmadı yedi bin dönümlük arazide bulunamayan bir gömüye dönüşürdü.

Mavzer sesini duyan Harranlı ırgatlardan Çakır Yusuf, Yörük Mehmet, Sarı Mustafa başlarındaki çavuşlarla beraber o yöne doğru koşmaya başladılar. Yazık! Kafasına mavzer dayanan genç ırgat “Ağam ben ettim, sen etme!” diye yalvarıyordu. Çavuş durur mu? Etrafa korku salmak için rastgele ateş etmeye başlamasın mı? Sesi duyan Harranlı Bodur Ahmet, Kel Süleyman, Topal Tarık oldukları yerden, toprağı yararak vardılar arkadaşlarının yanlarına. Şükür! Korktukları başlarına gelmedi. İçlerinden Çakır Yusuf, daha sakin, ağır başlı olanıydı. Orta yolu bulmaya çalışıp çavuştan genç adına af diliyordu. Mavzer seslerini duyan Gâvur Ali, çiftlikten her şeyi görüyordu. Hepsini bok sineği gibi toplanmış görünce keyfi kaçtı. Kırbacını istedi. Elçi Ayna Selahattin, ağasından evvel yetişti ırgatların yanına. Ağanın, kırbacını istediğini duyunca gözleri hepten döndü. “Ağam! Kulun, kölen olayım,” sözlerine aldırış etmeden genç ırgatı falakaya yatırdı. Topal Tarık ve Kel Süleyman, dayanamayıp araya girdiler. Bodur Ahmet, gencin kollarından tutup kaldırmak istedi. Üstüne bir de Gâvur Ali gelince, genç ırgat ve çavuşların işlerine karışan Harranlı ırgatların, hepsi ağanın şaklattığı kırbaçtan nasiplerine düşeni aldılar. Bu tarlada kimin gözünün yaşına bakıldı ki onlarınkine bakılacaktı? Yazık! Onlar da zamanla kabullenecekti belki…

Bizim, onların nasırlı ellerine, açtığımız yaralar yetmezmiş gibi şimdi de bedenlerine kırbaç izleri açılmıştı. Harranlı gençler, Çakır Yusuf’un, telkinleriyle çekildi köşelerine. Gel gelelim genç ırgat, başına gelenleri gururuna yediremedi. Ovanın tüm pamukları, kıpkırmızı görünüyordu gözüne. Ağzının kenarından kanlı salyaları toprağa akıyordu. Ağanın çavuşlarının başından gittiğini zannedip “Anasını, avradını bellediğimin pezevenkleri” diye sızlanarak küfretmez mi? Kör şeytan işte! Duyulmaz sanılan duyuldu. Bütün çavuşlar, ırgatın üzerine çöktü. İbreti alem için zavallıyı öte tarlaya kadar sürükleyerek götürdüler. Akrabaları dokunmaya cesaret edemedi. “Yaşar mı, yoksa ölür mü?” diyerek endişeli bekleyişe geçtiler. Bodur Ahmet’le, Sarı Mustafa olanlara katlanamıyordu. Yörük Mehmet’in, sözlerine kulak asmadan aramızdan eğile eğile onları takibe koyuldular. Çiftliğin hangarına yaklaştıkların da onları gözetlemek için aramıza saklandılar. Genç ırgat ayakta zor duruyordu. Kollarını arkadan sıkıca tutanlar onu bir makinenin; adı buharlı çırçır mıymış ne onun üzerine çıkarmaya çalışıyordu. Irgat, var gücüyle direniyordu. Sonunda takati kalmadı. Harranlılar, keşke peşlerinden gitmez o anı görmez olaydı. Sarı sıcakta bir feryat buharlaşarak yok oluyordu. Kan sıçradı, yaş aktı duvarlardan. Gören, duyan tüm akçalar gibi benim de beyaz kanım yapraklarımdan aktığı toprağa.

Burası Çukurova’ydı. Her yıl hasat zamanı tarlalarda can pazarı kurulurdu. Herkes olanı, biteni bilse de sonrasında gören konuşamaz, duyan dile getiremezdi. Tarla kenarına atılmış bir cesede mühürlenmiş dillerle, kör olan gözlerle bakarlardı. Nasıl olsa Jandarma ağanın, Karakol Kumandanı ağanın, akla gelebilecek her şey ağanındı. Hâl böyle olunca kim sormaya cesaret ederdi ki bir ırgatın katilini? Ha bir ırgat ölmüş, ha bir yaprak dalından düşmüş. Belli ki Çukurova’da kimselerin gücü yetmezdi bu düzeni bozmaya…

Akşam paydos verildiğinde tüm ahali, şeytanın damı altındaki tarla da köşesine çekildi. Çadırların önünde yine ateşler yakıldı. Ekşimeye yüz tutmuş yemekler yendi. Herkes erkenden yattı. Sanki bugün bir felaket yaşanmamıştı. Gel gelelim Harranlı ırgatların, hiçbiri yemeklerini bile doğru düzgün yemedi. Bir kaptan yedikleri yemeğin tam ortasında kalmıştı kaşıkları. Ateş etrafında oturmuş, kırbaç yaralarına bakarken düşüncelerde kayboluyorlardı. Bir tarafta sessiz çığlıklar gecede asılı kalıyor, diğer tarafta ağa çalgılı, türkülü akşam keyfini sürüyordu. Bu yazgıyı kabullenemiyorlardı. Sahi bu kara yazgıyı kim yazmıştı?

Gece yarısına doğru Harranlıların konuşmaları iyice fısıltıya dönüştü. Yerin kulağı vardı. Artık bu düzene bir “Dur!” deme vakti gelmişti. Aralarında plan kurdular. Hiçbir şey olmamış gibi bir süre yine çalışacaklardı. İki hafta sonra Çakır Yusuf, Yörük Mehmet ve Sarı Mustafa, gece yarısı el ayak iyice çekilince hangarı farklı noktalardan ateşe verecekti. Bodur Ahmet, Kel Süleyman ve Topal Tarık’ta, vakit kazanmak için çiftliğin giriş yollarını tutuşturarak hep beraber ortadan kaybolacaklardı. Her şeyi göze aldılar. En ince ayrıntıyı bile düşündüler. Tarladaki kimsenin canına bir şey olmayacaktı. Çiftliktekiler de çıkan yangınla uğraşacak, onlarda böylelikle uzaklaşabileceklerdi. Tam iki hafta sonra gece yarısı planlarını uygulamak için şüphe uyandırmadan herkesten evvel uykuya daldılar. Onlar için bu uyku kurtuluşa giden sabırdı. Ay tepede hilâl iken uyanıp teker teker yola koyuldular. El çabukluğuyla gazyağlarını farklı noktalara döke döke en uzak noktaya gelip, bir kibritle ortalığı alev topuna çevirip kaçmaya başladılar. Her şey düşündükleri gibi gerçekleşti…şimdi can yanma sırası Gâvur Ali’deydi.

Gün belirir belirmez ayan beyan her şey ortaya çıktı. Allahtan kimsenin canına bir zeval gelmemişti; ama zarar çoktu çok çiftlikte. Çukurova’nın, her bir yanına haber tez yayıldı. Irgat kısmı da seyri alemlerinden uyanıp, içten içe Gâvur Ali’nin haline oh çekiyordu. Gâvur Ali, elinde kırbacı en sadık adamlarını dahi sıradan geçiyor yine de hırsını kimseden alamıyordu. Sürekli bunu yapanları bulmaları için etrafa emirler yağdırıyordu. Bu işi yapanlar bulunup bir an önce cezası verilecekti. Harranlılar, dağlara doğru geldiğinde ağadan daha evvel zamanda nasibini alan Çoban Kerim’le karşılaştılar. Ahvalleri ortadaydı. Çoban Kerim, duyduklarından sonra onları görmüş olmanın bedelini bile ödeyeceğini biliyordu. Köpeği Karabaş’la kuş uçmaz, kervan göçmez yolları aşarak, onlarla bir mağaraya girdi. Bu arada Gâvur Ali ve elçi Ayna Selahattin, zulme boyun eğmeyen Harranlıların, kaçtığını anlar anlamaz yedi düvel eşkıyalarına haber saldılar. Onları bulanın ödülü büyüktü. Nice eşkıyalar peşlerine düşmüş olsa da yedi can yoldaşı zulme karşı gelmenin gönül ferahlığını yaşıyordu. Mağaranın içine giren ışığa baktıkça, ne umutlarından ne de sabırlarından hâlâ bir şey kaybetmiş değillerdi. Onlar için sabır vazgeçmek değildi. Umudu yarına ertelemekti. Belki de devran bu şekilde dönecekti…

Mağaradaki gizleniş çok sürmedi. İz süren eşkıyalar, onların yerini tespit edip Gâvur Ali’ye haber verdiler. Tabii bu haber karşılığında ödülleri gecikmedi. Gavur Ali, yine kendine yakışanı yaptı. Mağaranın önüne geldiğinde “İçerden çıkamasınlar ve bağıra bağıra can versinler” diyerek adamlarına mağaranın girişini taşlarla kapatmalarını emretti. Sesleri duyan yedi can yoldaşı, her bir ışık süzmesi kaybolana denk, mağaranın derinlerine doğru ilerlediler. Tam orta yere geldiklerin de Yunus’un balığın karnına girdiği gün gibi yavaş yavaş hep beraber kaç asır süreceği belli olmayan derin bir uykuya daldılar. Biz yerdeki bulutlar da böylece görevi devrettik gökteki bulutlara…

Sonra birileri yine uyudu!
Diğerleri uyuyamadı….

Birileri için gün aydı!
Diğerleri için gün yine ayamadı…